Gidene kal demeyeceksin!
Gidene kal demek zavallılara,
Kalana git demek terbiyesizlere,
Dönmeyene dön demek acizlere,
Hak edene git demek asillere yakışır.
Kimseye hak ettiğinden fazla değer verme!
Yoksa değersiz olan hep sen olursun.
Denizleri seviyorsan, dalgaları da seveceksin.
Sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin.
Uçmayı biliyorsan, düşmeyi de bileceksin.
Korkarak yaşıyorsan,
yalnızca hayatı seyredeceksin….
Friedrich NİETZSCHE
Gidene kal demeyeceksin!
Kırk asır dolandım dört kitap gördüm
Hacı Bektaş’ta Veliyettin Pirim vermişti, “Oku” diye
Osmanlı kılıcının gölgesinde, şeriat mahkemelerinde canı pahasına “YOL Savunması” yapan Hamdullah Çelebi Pirimizin mahkeme tutanakları…
Ve son söz de bu fakirden olsun
“Serçeşmeden doğar, zemzem suyumuz
Osmanlı gölüne bir damla akmaz
Güruhu u Naci’den gelir soyumuz
Kadıymış, müftüymüş fetva ne takmaz…”
HACI BEKTAŞ
Kırk asır dolandım dört kitap gördüm
Hep sana çıkıyor yol Hacı Bektaş
Bin canla kapında semahlar döndüm
Birdi yetmiş iki kol Hacı Bektaş
Gönül Kâbe dedin, gönlümü açtım
Dar geldi din kitap, sığmadım taştım
Zemzem zehir oldu, deminle şaştım
Kırkların aşkına dol Hacı Bektaş
Kapından öteye kapı bilmem ben
Gönlüme sığmayan yapı bilmem ben
Toprak yolcusuyum, tapu bilmem ben
Yolunda bağ, bostan bol Hacı Bektaş
Ademe büründüm et, kemik, deri
Kapında toz olup girdim içeri
Madımak’ta yandım, dönmedim geri
Mahzuni tanıktır sor Hacı Bektaş
Arınıp nefsimden kovdum kinimi
Çöllere savurdum kitap, dinimi
Deruni’yem aşka döndüm yönümü
Susamış gönlüme dol Hacı Bektaş
Gel benim mürşidim ol Hacı Bektaş…
-Hıdır Çam-
Hangi Ali” diye soran olursa,
“Hangi Ali” diye soran olursa,
Kandilde gizlenen kor idi Ali.
Adem’den çok öte devri kadimde,
Dört kitap yok iken var idi Ali.
Ali’yle cümle can yekvücut oldu,
Damladan süzülüp ummana doldu,
Her devri daimde farklı don buldu,
Ademe bürünen nur idi Ali.
Kırklarda aslandı, Miraç’ta vezir,
Hakk’ın gölgesiydi, her yerde hazır,
Mazlumun yanında Boz Atlı Hızır,
Zalımın önünde sur idi Ali.
Ali yer, Ali gök, Ali dört yandı,
Ali can içinde canandı, candı,
Ali Hakk nişanı, Şahı Merdan’dı,
Deruni dilinde sır idi Ali…
Bizim türkülerin sözü güzeldir
Anadolu güzel, destanlar dolu
Bizim türkülerin sözü güzeldir
Diyari gurbettir, Âşıklar yolu
Bizim türkülerin yazı güzeldir
Âşıklar gönlünde sevdaya yetti
Saz çalışı güzel, Çok hoşa gitti
Nice sevdaları ağıtlar etti
Bizim türkülerin özü güzeldir
Hep maziler hatırımda dün gibi
Dilden dile düşmüş gezer ün gibi
Ay cemalin Nur’a benzer gün gibi
Bizim türkülerin yüzü güzeldir
Toroslardan, Ağrı dağı yelinde
Fırat Dicle Kızıl Irmak selinde
Güzel durur Anadolu ilinde
Bizim türkülerin nazı güzeldir
Kul Öksüz’üm düştüm, esen bir yele
Pir Sultan’dan, Karacoğlan Veysel’e
Müziğin avazı yansıyıp tele
Bizim türkülerin Sazı güzeldir
Âşık Mustafa Öksüz
Alevilik ve Kemalizm Ismail Engin
2’57” [30.07.2025] | @ismailenginhd
tarih yazımı, kimlik inşası, Aleviliğin konumlanışı, Kemalizm’in etkileri ve sekülerleşme süreçlerinin nasıl biçimlendiğine dair…
“kimlik inşasında tarihsel zemin arayışı”
“Türk Tarih Tezi””Alevilik, Göbeklitepe, Hititler ve kimlik arayışı””Kemalizm, laiklik ve Aleviliğin dönüşümü”
Cumhuriyet yedi büyük savaşın ardından kurulmuştur;
Değerli Konuklar:
-Ben Cumhuriyetle yaşıtım.Size anlatacaklarım yalnız duyup işittiklerim, okuyup öğrendiklerim değil,
Aynı zamanda kendi hayat hikâyem olacaktır….
-Cumhuriyet yedi(7) büyük savaşın ardından kurulmuştur;
1856 Kırım,
1877 Osmanlı Rus,
1892 Yunan,
1911 Trablus,
1912 Balkan,
1914-18 Birinci Dünya Savaşı,
Ve nihayet,
1920-22 Kurtuluş Savaşı….
Bu savaşlardan yalnız sonuncusu zaferle bitmiştir. Ama bu zafer vatandaştan yalnız canını ve kanını istememiştir. Vatandaştan atını, arabasını, çorabını, kağnısını, keten bezini, pencere demirini alarak bu savaş kazanılmıştır.
- Birinci Dünya Savaşı’na niçin girdiğimiz bugün bile bilmiyoruz.
Ama kardeşlerini bu savaşa kurban veren,
Avşar kadını biliyor ve parmağını Alamana uzatıyor:
“Mektup saldım da varmadı,
Tel vurdum aynı gelmedi,
Alamanya harbeylesin,
Gayri gardaşım kalmadı…”
Savaş yılları Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomisini tümden harap etmiş, ekin tarlada çürümüş;
Toprak tohumsuz, evler erkeksiz kalmıştır. Kağnıya ve sabana koşulacak hayvan, çiftin sapına yapışacak erkek yokluğunda çifte, hayvan yerine kadınlar koşulmuştur.
Bu çöküşün en gerçekçi destanını, hem şehrim Şarkışlalı Serdari yazmıştır.
Bu uzun destandan dörtlükler veriyorum:
“Tahsildar da çıkmış köyleri gezer,
Elinde kamçısı fakiri ezer,
Yorganı döşeği mezatta gezer.
Hasırdan serilir çulumuz bizim…
Evlat da babanın sözün tutmuyor,
Açım diye çift sürmeye gitmiyor,
Uşaklar çoğaldı ekmek yetmiyor,
Başımıza bela dölümüz bizim.
Benim bu gidişe aklım ermiyor
Fukara halini kimse sormuyor
Padişah sikkesi selam vermiyor
Kefensiz kalacak ölümüz bizim…”
Savaş yılları, Türkaydınlarının en yiğit, en idealist, en eğitimlilerini ölüme sürmüş, onlar geri gelmemiştir…
Birinci Dünya Savaşı’nın felaket tablolarından birini unutamıyorum.
Bu tabloda Tarsus tren istasyonunda bir kadın görünür.
Ordu, Kanal bozgunundan dönmektedir. Çul çaput içinde, hasta perişan, vagonlarda çuvallar gibi istif edilmiş, bir asker döküntüsü.
Ak saçlı bir ana, yazması omuzuna düşmüş, saçları darmadağın, bir vagondan ötekine koşarak feryat ediyor:
“ Mehmed’imi gördünüz mü?
Mehmed’im nerede? Mehmed’imi gördünüz mü?”
Falih Rıfkı ATAY diyor ki:
“Ana biz senin Mehmed’ini kumarda kaybettik.”
-Türkiye Cumhuriyeti’nin talihsizliği çökmüş bir ekonomi ve harabeye dönmüş bir memleket üzerine kurulmasıdır. Büyüklüğü de bundandır.
16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan ayrılan Bandırma Vapuru bu çöküşü tersine çevirecek bir umudu taşıyordu.
Bu umudun adı Mustafa Kemal Paşa’dır. Üçüncü ordu müfettişliğine tayin edilen paşa İstanbul’dan ayrılıyordu.
Yanında 12 kişiden oluşan Erkan-ı Harbiye’sinden başka kimse yoktu. Karadeniz’in azgın dalgaları ile sarsılan Bandırma vapurunda Mustafa Kemal Paşa arkadaşlarına şunları söylüyordu:
“ Bunlar işte böyle yalnız demire, çeliğe, silah kuvvetine dayanırlar. Bildikleri şey yalnız maddedir!
BunlarHürriyet uğruna ölmeye karar verenlerin kuvvetini anlayamazlar.
Biz, Anadolu’ya ne silah ne cephane götürüyoruz;
Biz ideal ve iman götürüyoruz!….
Bu küçük grup 19 Mayıs 1919’da Samsun’açıkınca bir şarkı söylüyorlardı:
“Güneş ufuktan şimdi doğar yürüyelim arkadaşlar…”
O tarihlerde ; ufuktan güneşin doğacağına dair hiçbir işaret yoktur.
Tersine memleket bir zifiri karanlıktır.
-Adana Fransızlar,
Urfa, Maraş, Antep İngilizler tarafından işgal edilmiş,
Başkent İstanbul itilaf devletleri ’nin işgalinde,
Antalya ve Konya’da İtalyan birlikleri bulunuyor.
Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri var.
15 Mayıs 1919’da Yunan birlikleri İzmir’e çıkmış;
Batı Anadolu’nun verimli topraklarından memleketin kalbine doğru İlerlemekte…
Dahası var;
Cumhuriyet, memleketin en önemli gelir kaynaklarını yabacı şirketlerin elinde bulmuştur.
Demiryolları, limanlar, önemli tarım ve ticaret alanları, bayındırlık tesisleri, gümrük ve maliye gelirleri büyük batılı şirketlerin elindedir.
Türkiye Cumhuriyeti bu şirketleri birer birer satın almıştır…
-İzmir-Aydın demiryolu
2 milyon İngiliz pounduna satın alınınca öğretmenimiz ödev vermişti, sevincimizi dile getirmeliydik.
Ortaokul öğrencisi idim, ödevimin başlığı “Demir yolumuz, bağımsızlık yolumuz” idi.
Tütün rejisi 4 milyon Frank’a satın alınınca, bu sefer ayınkacılar bayram etmişti. Ayınkacı tütün yetiştirici demektir.
Köylümüz yetiştirdiği tütünü eşeğine yükleyip, pazara indiremezdi. Tütün ille de bir yabancı tekele, bu tekelin biçtiği fiyattan satılacaktı. İndirse kaçakçı sayılıyor, ya hapse atılıyor veya tütün kokuları ile çatışıyor ve vuruluyordu.
Bir ayınkacı türküsü şöyle der:
“Hacılar köyüne bastığım oldu,
Tütünümün dengi yastığım oldu,
Aman dostlar bakın benim çareme,
Tütünün tozunu basın yareme…”
Cumhuriyet savaşlardan çıkıp da ekonomik gelişmesine odaklanınca 1930 “Dünya Ekonomik Buhranı” patlak verir.
Buhranın Türkiye’ye etkisi, tarım ürünleri ve meyveyle sınırlı olan dış satımı vurması olur. Buğdayın kilosu 15 kuruştan 3 kuruşa düşer. Köylü gelirinin bu kadar düştüğünü gören Mustafa Kemal ATATÜRK, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne şöyle bir teklifte bulunur:
“Bizim maaşlarımızla halkın geliri arasında büyük bir fark ortaya çıktı. Bu Cumhuriyet idaremize yakışmaz. Benim maaşım dâhil milletvekili maaşlarını yüzde elli azaltalım.”Teklif kabul edilir.
Cumhuriyet ilan edilince memlekette yatırıma harcanacak sermaye ve ekonomik hayatı idare edecek eğitilmiş insan yoktur. Bu nedenle Cumhuriyet ekonomik kalkınmayı devlet eliyle yapmaya karar vermiştir.
Devlet sermayesi ile iki banka Etibank ve Sümerbank kurulmuş, vatandaştan birikimlerini bankaya yatırmaları istenmiştir. Devletine güvenen vatandaş da elinde avucunda ne varsa bankalara yatırdı…
Ben çamurdan yaptığım kumbarama her hafta babamın verdiği yüz paraları biriktirir, bankaya yatırırdım.
Bu ekonomik kalkınma hamlesini bir “yerli malı seferberliği” izlemiştir. Biz bayramlarda ziyaretçilerimize şeker ve çikolata yerine incir ve fındık ikram ettik.
ÇayıKaz Ova’nınkızıl üzümü ile içtik. Çünkü şeker dışardan satın alınıyordu…
Cumhuriyet yurdun doğusuyla batısını, güney ve kuzeyini demiryolları ile birleştirmek istemiştir.Bu bir milli savunma sorunu idi.
Atatürk diyor ki;
“700 kilometre demir yolumuz var, bir kilometresi bile bizim değil.”1932 yılında ilk tren Gemerek’e ulaştığında ben istasyonda idim. Halkın tabiri ile kara treni alkışlar ve yaşa var ol sesleri ile karşılamıştık. Hoş bir fıkra var. İlk tren Erzurum’a varınca Belediye Başkanı nutuk veriyor; “Vatandaşlar, Cumhuriyet fabrikalar yaptı. Sanmam ki kâr edeler vallahi de zarar edirler, billahi de zarar edirler. Otobüsler aldı, yollar düzenledi, sanmam ki kâr ederler. Bunlar hep sizin içindir. Cumhuriyet ayağınıza kadar tren getirdi bundan sonra iki ayda gittiğimiz İstanbul’a üç günde varacağız.”
O vakit bir vatandaş sorar:
“Peki biz 57 gün ne yapacağız…?”
Değerli dinleyicilerim;
Ben 1929 yılından itibaren Cumhuriyetle beraber iyili kötülü olayların içinde çalkalandım. Size söyleyeceklerimin bir kısmına ben tanık oldum. Bunların arasında beni çok etkileyen bir olay var. Mustafa Kemal ATATÜRK 1937 yılında Sivas Lisesi’nde benim bulunduğum sınıfa geldi. ATATÜRK adı etrafında oluşan efsanenin etkisindeyiz. Gözleri o kadar kuvvetli imiş ki gözlerine bakan çarpılırmış. İlkin korka korka gözlerine bakıyoruz. Çarpılmadığımızı görünce o mavi gözlere 45 dakika doya doya baktık. Dersimiz Hendese idi.(Yani Geometri)
ATATÜRK, dişçinin kızı Saadet’i tahtaya kaldırdı. Geçen derste müselleslerin nasıl eşit sayılacağını okumuştuk. Saadet bunun için tahtaya iki müselles çizdi. Biz o vakit üçgene, müselles derdik. Saadet müsellesin kenarlarına alfa, beta ve gamma harflerini koydu. Atatürk’ünbirden kaşları çatıldı ve Saadet’e “Neden Yunan harfleri kullandığını” sordu. Saadet, “hocamız böyle yazdı, ben de onun için kullanıyorum” deyiverdi. Matematik hocamız müdür Ömer Bey sınıfta idi. Atatürk, aynı soruyu ona sorunca Ömer Bey, topu Bakanlığa attı. Bakanlık bir kitap göndermişti, onda bu harfler kullanılmıştı. Atatürk kitabı istedi o sayfayı buldu ve yırtıp yere attı. Sonra gidip parmakları ile Yunan harflerini sildi yerine “ABC” yazdı.
Bize;
“Arkadaşlar Türk Alfabesi matematik terimlerini de ifade etmeye yeterlidir.” dedi. Aradan bir hafta geçmeden ABC’li yeni kitabımız” geldi. Atatürk dilin sadeleşmesine ve halkın, aydınların dilini anlamasına çok önem verirdi…
Halkçılık onun inanışında kuru bir slogan değildi. Halkın arasına karışmaktan çok hoşlanırdı.
Bir gece Atatürk kayıp, polis ve jandarma seferber olmuş her tarafı aramış taramışlar. Atatürk yok. Sabaha yakın onu Samanpazarı’ nda bir kahvede halka karışmış zeybek oynarken bulmuşlar…
Prof. Dr. İlhan BAŞGÖZ
Not: Bu konuşma Şikago Başkonsolosluğunda düzenlenen törende Sayın Başgöz tarafından yapılacakken rahatsızlanması nedeniyle Başkonsolos Umut Acar tarafından izleyenlere okunmuştur…
( Mehmet Kındap paylaşımından aktarılmıştır.)
Esenlikler dilerim…
Alevilik İnanç mı kültür mü?
“Alevilik nedir? “Alevilik – siyaset ilişkisi?” “Devletin Alevisi olmayacağız?” “Belediye Alevisi” “Biz kimiz, neyiz? Ve nereye gidiyoruz?”
Yıllar boyunca bize şunu söylediler: “Alevilik bir kültürdür.”
Evet, inanç değil, kültür… Yıllarca böyle dendi. Folklor… müzik… semah… hepsi güzel, ama işin özü yok sayıldı. Ve bir gün, “Buyrun Kültür Bakanlığı’na” denildiğinde, ayağa kalkıldı, haykırıldı: “Biz kültür değiliz!” :
Gözlem ve doğru seçim önemli, yoksa …. yersiniz
TIP FAKÜLTESİNDE İLK KEZ KADAVRA başına toplanan öğrenciler, baya bir merak ve ilgiyle kadavrayı incelemektedirler.. Profesör dersine başlar.. ‘Tıpta iki şey doktorlar için çok önemlidir, ilki insan vücudu ile ilgili hiç bir şey sizin için iğrenç olmamalıdır..’ Örneğin, der ve parmağını cesedin kıçına sokar ve çıkartıp kendi ağzına götürür.. ‘Hadi bakalım şimdi sizlerde aynı şeyi yapınız..!’ Ögrenciler şok içinde, hepsi duraksarlar ama bakarlar ki profesör çok ciddi, istemeye istemeye hepsi sırayla kadavranın kıçını parmaklayıp sonrada emerler.. Öğrencilerin hepsi bu işin tadına bakıp berbat bir hale gelmişken, profesör konuşmasını sürdürür; ‘Bir tıp doktoru için ikinci en önemli nokta gözlemdir’ der ve devam eder; ‘Ben kadavranın kıçına orta parmağımı soktum ama kendi ağzıma işaret parmağımı götürdüm..’ Şimdi bir doktor için, dikkat etmenin ne kadar önemli olduğunu da öğrenmiş bulunuyorsunuz..!’ Neymiş..? Sonuç olarak, işimizi dikkatli yapmazsak boku yeriz..
ON SEKİZ BİN ALEMİM CÜMLESİ BİR İÇİNDE
On sekiz bin alemin cümlesi bir içinde,
Kimse yok birden ayrı, söylenir dil içinde.
Cümle bir onu birler, cümle ona giderler,
Cümle dil onu söyler, her bir menzil içinde .
Cümle göz onu gözler, kimse yok nişan verir,
Gören kim, gösteren kim, kaldık müşkil içinde.
Kim göre onu ayan, kim diye nakş ve nişan,
Sözü Len terani’dir Musa’ya Tur içinde.
Kimseden ayrı görme, her bir ile bile gör,
Cümle alem doludur ber ile bahr içinde.
Sidretül Münteha’dan ondan içeri giden,
Hiç nişan söylemedi menzili nur içinde.
Doksan bin Hak kelamı, otuz bini herkes has,
Otuz bini hassül has, otuz bin sır içinde.
Oldurur o gizli söz, arif söyler dün gündüz,
Hiç nişanı denmedi hur ve kusur içinde.
Yunus sen diler isen, dostu görem der isen,
Ayandır görenlere işte gönül içinde.
Yunus Emre
(Şiirin aslı)
On sekiz bin ‘âlem halkı cümlesi bir içinde
Kimse yok birden artuk söylenür dil içinde
Cümle bir anı birler cümle ana giderler
Cümle dil anı söyler her bir menzil içinde
Cümle göz anı gözler kimse yok nişân virür
Gören kim görmeyen kim kalduk müşkil içinde
Kim göre anı ‘ıyân kim diye nakş u nişân
Sözi Len terânî’dür Mûsâ’ya Tûr içinde
Kimseden ayru görme her birile bile gör
Cümle ‘âlem toludur berr ile bahr içinde
Sidretü’l-Müntehâ’dan andan içerü giden
Hiç nişân eydimedi menzil-i nûr içinde
Toksan bin kelimesi otuz bin ‘âm u hâsı
Otuz bin hâslarına otuz bin sırr içinde
Ol durur ol gizlü söz ‘ârif söyler dün gündüz
Hiç nişân eyitmesün Hûr u Kusûr içinde
Yûnus sen dilerisen dostı görem dirisen
‘Iyândur görenlere işde gönül içinde
Yunus Emre
















