Güzel dostum sözlerimi bir dinle! Esnaf isen yavşaklara dikkat et! Ne karşıyı inlet, ne de sen inle, Şoför isen kavşaklara dikkat et!
Küçümseme karşındaki rakibin, Kurtaramaz seni bütün ekibin… Bir hamle yap, bir kere de geri sin, Aman, kara kuşaklara dikkat et!
Bir danadan korkar bazen bir manda Nefesinden kaçar gider son anda… Av yaparsan geceleyin ormanda, Tavşan donlu vaşaklara dikkat et!
Sakın servi sanma salkım söğüdü, Herkes vermez sana böyle öğüdü. Kalleşlikle namert yener yiğidi. Saray malı uşaklara dikkat et!
Yalan sözü duysan bile sağır ol İnsanları insanlığa çağır ol Ağırbaşlı duruş göster ağır ol Eşek oğlu eşeklere dikkat et!
Yüce dağlar yük saymamış kar’ını El düşünmez namusunu, ar’ını. Her insana sakın verme sırrını, İspiyoncu gevşeklere dikkat et!
Bindebir’im haddini bil, bur’da kal! Öğüt verme, biraz da sen öğüt al! Âşıklarda çok diyorlar intihal, Âşık isen âşıklara dikkat et!
15.09.2025 – (4+4+3) Ozan Bindebir * Açıklamalar: Yavşak: 1- Bit yavrusu 2- Geveze, yılışık kimse. Kavşak: Yol vb. uzayıp giden şeylerin kesiştikleri veya birleştikleri yer. Kara kuşak: Bazı spor dallarında seviye gösteren kuşak, bel bağı ( Bu seviye sporcu). Sinmek: Kendini göstermemek için büzülerek saklanmak; pısmak, pusmak. Vaşak: Kedigillerden, kulakları sivri, dişleri ve tırnakları keskin, çevik, kürkünden yararlanılan yırtıcı bir hayvan Uşak: Belli bir ücretle ev işlerini yapmak için tutulan erkek işçi; hizmetkâr İspiyoncu: Birinin sırlarını, davranışlarını, düşüncelerini gözleyip başkalarına bildirerek çıkar sağlayan kimse; gammaz. Gevşek: Sır tutmayan, boşboğaz, lafazan kimse (Şiirdeki anlamı) İntihal: Başkalarının yazılarından bölümler, dizeler alıp kendisininmiş gibi gösterme veya başkalarının konularını benimseyip değişik bir biçimde anlatma; aşırma.
15 EYLÜL 1937 Atatürk’ün, Florya Köşkü’nde Prof. Pittard’ı kabulü.. .Dil ve tarih konuları üzerinde görüşmesi. EUGENE PİTTARD… Türk antropolojik yapısı konusunda Atatürk’ü en fazla etkileyen bilim adamıdır. isviçreli’dir, antropolog ve tarihçi’dir. Hint Avrupa odaklı tarihçilik anlayışına esir olmayan, tarihsel bulguları tarafsızca yorumlayan ender aydınlardan biridir Eugene Pittard… Atatürk tarafından 1937’de tertiplenen ikinci Türk Tarih Kongresi‘ne davet edilmiş ve hatta kongrenin açılış nutkunu okumuştur. Atatürk, Pittard’ın “Irklar ve Tarih, tarihe etnolojik giriş” adlı eserini dikkatle okumuş, üzerinde etraflıca düşünerek birtakım notlar almıştır. Batı’da ırka dayalı antropoloji kuramının en önde gelen savunucularından Gobineau, Selçuklular ve Osmanlılar’ın diğer ırklarla karışıp saflıklarını yitirdiklerini öne sürerken, Pittard bu savı kabul etmemiş, Türkleri Avrasya’nın en güzel ırklarından biri olduğunu savunarak Türk ırkının fiziksel özelliklerini ortaya çıkaracak çalışmalar yapmış ve bu çalışmalara bizzat katılmıştır. Atatürk’ün antropoloji çalışmalarındaki gözdesi olan isviçreli profesör Eugene Pittard’ın “Irklar ve Tarih” adlı çalışması Türk antropoloji çalışmalarında kaynak rolü oynamıştır. Pittard’ın batı merkezli tarih tezine aykırı görüşleri tüm dünyada yankı bulmuştur. hatta “Eugenisme” adıyla yeni bir bilim dalı olarak Avrupa’yı ve Türk aydını’nı etkilemiştir. Pittard, Türkleri ve Türk dünyasını iyi tanıyordu. Batılı ırkların üstün, doğulu ırkların geri olduğu görüşüne katılmıyordu; tam tersine, doğulu Türklerin de ileri olduğuna inanıyordu. bu inancını da hiç çekinmeden her yerde dile getiriyordu. Örneğin, Lozan görüşmeleri sırasında ingiliz başbakanı Lloyd George‘un: “Türklerin, şimdi hak istedikleri Anadolu’da nesi var? orada medeniyet vesikası olarak ne kalmışsa, Yunan’ın, Roma’nın, Bizans’ın dır. Türklerin Anadolu’daki evleri sazdan ve kerpiçten, harabelerden ibarettir. şimdi böyle bir alemi veya onun güzel parçalarını Türklere nasıl bırakırsınız?” Demesi üzerine Eugene Pittard, Cenevre’nin ünlü bir gazetesinde Lloyd George’a şu tarihi cevabı vermiştir: “Efendiler, Konya’daki ince minarenin kapısı ile, istanbul’daki muhteşem Süleymaniye’nin kubbelerini yapan millete karşı, böyle söylenemez. haddinizi biliniz…” Pittard, 1931 yılında Türklerin Avrupa’daki kötü imajını düzeltmek amacıyla, “Küçük Asya’ya Seyahat” adlı bir kitap yayımlamıştı. 1935’te, isviçre’de doktora yapan Atatürk’ün manevi kızı Afet inan‘la tanışmasından sonra, 1937 yılında Türkiye’ye gelip ikinci Türk Tarih Kongresi‘nde onur başkanı olmuş, Türk Tarih Tezi‘ni savunan konuşmalar yapmış ve Türkiye’de büyük bir saygınlık kazanmıştı. Afet inan, antropoloji alanındaki doktora tezini 1939 yılında Cenevre‘de onun gözetimi altında hazırlamıştı… 15 Eylül 1937: “Atatürk, Profesör Pittard’ı kabul etti”; “Türk Tarih kongresine iştirak etmek üzere İstanbula gelmiş olan Cenevre Üniversitesi antropoloji profesörü M. Eugene Pittard şerefine Türk Tarih Cemiyeti Asbaşkanı Bayan Afet tarafından Atatürkün Floryadaki Deniz evinde hususi bir öğle yemeği verilmiştir. Bu ziyafete M. Pittard’dan başka Madam Pittard, M. Pittard’ın asistanı Madam Dollenbach, İstanbul meb’usu Bayan Fatma Öymen, Bayan doktor Perihan Canver ve meb’uslardan General Ali Fuad, Kılıc Ali, İsmail Müştak ve refikaları hazır bulunmuşlardır. Yemekten sonra Atatürk, Madam Pittard’la Madam Dollenbach’ı mesai odalarında kabul buyurarak kendilerine tarih, arkeoloji hakkında üç buçuk saat konuşmuşlar ve bilhassa Güneş-Dil teorisi ve bunun tatbikatı üzerinde profesörün de büyük dikkat ve alaka ile dinlediği mülakâtı vermişlerdir. Profesör Pittard ve refakatinde bulunanlar Atatürkün yüksek iltifatından ve mülakatın zenginliğinden duydukları hayranlık içinde Ulu Öndere derin şükranlarını sunarak geç vakit avdet etmişlerdir.” “Atatürk ayrıca “Fethi Okyar (Londra Sefiri), Ferit (Varşova Sefiri), ZekaiApaydın (Rusya Sefiri), F. Rıfkı Atay, Fazıl Nami, İ. M. Mayakon, Hikmet Bayur.”u da kabul etmiştir.
Rahata erdim derken emeklerin hiç oldu Ek gelirin olmadan geçinmen de güç oldu Çemkirir partizanlar hak araman suç oldu Eğleniyon bizimle diyon para yetmiyor Emeklinin maaşı harca harca bitmiyor
Gündüz fiyat kabarır pazarlara akşam çık Askıdan ekmeği al asla yemezsin kazık Hükümetten belleme Allah’tan gelir rızık Zamları yapan Allah aklın idrak etmiyor Emeklinin maaşı harca harca bitmiyor
Elektrik gazı öde hiç dert etme kirayı Ölü taklidi yapar atlatırsın bu ayı Bütçene göre harca ye simiti iç çayı Nankörlük etme beyim deme ocak tütmüyor Emeklinin maaşı harca harca bitmiyor
Kullansaydın kafayı Bir yolunu bulsaydın Gülseydi şans yüzüne zengin oğlu olsaydın Biraz tasarruf edip gemi felan alsaydın Belin büküldü gayrı elinde iş tutmuyor Emeklinin maaşı harca harca bitmiyor
Gururludur fakirler çalmasını bilmiyor Godaman beylerden ders almasını bilmiyor Tespitimde yanılmam ondan yüzü gülmüyor Alnı açık yüzü pak haram lokma yutmuyor Emeklinin maaşı harca harca bitmiyor
Ha fasulye yemişsin ha kırmızı et yedin Lezzetini düşünme eşittir protein Avrupa’lı kıskanır rahatlığını senin Sende olan nimeti Avrupa’lı tatmıyor Emeklinin maaşı harca harca bitmiyor
Alevi… Destur verirse büyüklerim, sürçü lisana düṣmeden iki kelâm etmek isterim. « Biz Alevilerde İnsan-ı Kâmil olmanın bir tek yolu, bin ayrı süreği var » derdi büyüklerimiz. Biz çocuksu dünyamızda, algılamaya çalışırdık bunun ne anlama geldiğini. Geniş, inişli çıkışlı ve çıplak ayakla yaya yürünen bir yol gelirdi gözlerimizin önüne. Yanyana çizgileri olan bin şeritli ve her insanın kendince yürüdüğü bir yol, düşlerdik. « Bu yolda dört kapı kırk makam çıkar önümüze » denilirdi, Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin dilinden. Her kapıya vardığımızda içeri girmenin bir adabından ve her kapının arkasında bizi bekleyen on ayrı basamağından sözedilirdi. Hangi şeritten yürünürse yürünsün, bu kapılardan geçip, bu basamaklardan çıkıp varılmak istenen hedef « İnsan-ı Kâmil » olma evresi. Damlanın derya’ya karışıp bütünleştiği, ben’liğin buharlaşıp hiçleştiği o nûrlaşma Hak ile Hak olma , Varlık içinde eriyip « fenafillah » mertebesine kavuşmak. Köy damlarında jandarma korkusuyla gizli yapılan Cemlerde, ulu ozanların deyiş ve nefesleriyle bülbül gibi şakırken Zakirleri dinlerdik. Biz kopardık manaların anlamını sonuna kadar takip edemeden. Bacadan köyün karanlığına sızan bir müzikalin yarattığı büyülü gecelerde, akranlarımızla yıldızları seyrederek çorak dam üstünde üzerimize kilimleri çekerek uykuya dalardık. « İlk kapıda, benimki benim seninki senindir, manevi zenginliğe erişme, zahiri yükünü sırtına yüklenme evresidir ; Şeriat
İkinci kapıdaysa, benimki senin seninki benim diyebilmek, sahiplenmekten vazgeçebilmektir ; Tarikat Üçüncü kapıda ise, ne senin ne benim, hiç bir şeyin sahibi biz değiliz demektir ; Marifet Son kapıdaysa, ne sen ne ben, ikilikten kurtuldum, hak ile hak, en el hak oldum demektir : Sırr-ı Hakikat » diyen ak sakallı Dede’ler, kır saçlı Ana’lar girerdi düşlerimize. « Aşk harmanında savruldum Hem elendim hem yoğruldum, Kazana girdim kavruldum, Meydana yenmeye geldim » diyen Hatayi’nin nefesi üflenirdi ruhumuza, sabaha karşı esen serin yel ile. « Bütün canlıları ve doğayı sevmektir bu yolun ana kuralı » derdi, Semah ibadetimiz. « İncinsen de incitme » düsturuyla, şiddetten bizi alıkoyan Hünkar’ın, « Okunacak en büyük kitap insandır » öğretisiyle, tüm cihanın bir kütüphane olduğunu öğrenme şansına böyle erdik. Yetmiş iki millete aynı nâzar ile bakmayı sazın, deyişlerin ve semahın ortak diliyle belledik. İşte böyle büyüdük. Biz, Kızılbaş çocukları, Alevi-Bektaşi kızları ve oğulları, başımız açık göğe, ayağımız yalın toprağa gönülden bağlandık. Kul hakkına saygıyı, rızalığı, eline, beline, diline sahip olmayı, dar’a durmayı ibadet edindik. Biz ki, Hümanızmanın Anadolu’da atan şah damarında bir damla kan olduk. Can olduk. Anamızdan Alevi doğmadık, ne olduysak biz seçerek ve gönülden olduk. Hiç bir dogmatik din sınırları içine sığmadık. Hiç bir ideolojinin gemisinde uzun süre taşınmadık. Hiç bir ırk, renk ve cinsiyet himayesine hapsolmadık. Kabuğunu kıramayan, filizlenip tabiata karışamayan hiç bir tohumun içinde yaşam bulamadık. “Rıza şehrinde” gülü gül ile tartmak, gül almak gül satmaktır en güçlü rüyamız bizim. İnsan-ı Kâmil olma yolculuğumuzda, evvel de bizden, ahir de bizdendir. Tüm kâinata mihman olan evliyalar, embiyalar, börtü böcek, kurt kuş, gül ve bülbül, yer gök bütün hepsi aynı öz-den-dir ve bizdendir. Vahdet-i mevcuttur. Bir yerine dokunsanız, öbür yanı da sarsılır. Bir tarafına görünseniz, öbür tarafı da hisseder. Bir parçasını acıtsanız, diğer yanlarından da kan akar. Şekil ve öz bir bütündür bizde. Dışsal olan içsel ile, içsel olan da dışsal ile tamamlanır. Bir zerresi tebessüm işitse, bir bütününde güller açar. « Her kim ki böyle hisseder ve yaşarsa, bizde Alevi O’dur » derdi büyüklerimiz. O’dur bizde Alevi. Aşk ile ! Durak Arslan
AKP iktidarının Cumhuriyet Halk Partisi üzerinde uyguladığı hukuk dışı baskılar Türkiye için birçok olumsuz sonuç doğurmaktadır. Bunların başında elbette demokrasinin, laikliğin, sosyal devletin ve hukukun aldığı ağır darbeler vardır. Türkiye, anayasadaki demokratik laik sosyal hukuk devleti ilkesi açısından tarihinin en karanlık dönemini yaşamaktadır ve bu yaşananlar gelecek kuşaklar için iyi bir örnek oluşturmamaktadır.
Bu baskılar sadece CHP ile ilgili bir konu değildir. AKP iktidarı CHP üzerinden cumhuriyetin, demokrasinin, laikliğin, sosyal devletin, hukuk devletinin çökertilmesi operasyonunu yürütmektedir ve bu operasyonun emperyalizm boyutunda uluslararası bağlantıları vardır. Bu nedenle CHP’li olsun veya olmasın herkesin CHP’ye sahip çıkması tarihsel ve yaşamsal bir zorunluluktur ve sorumluluktur.
İkincisi, CHP üzerinde uygulanan baskıların ve demokratik, laik hukuk devletinin ortadan kaldırılmasının çok ağır bir ekonomik maliyeti vardır. İstanbul Belediye başkanı ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’na karşı gerçekleşen 18- 19 Mart 2025 darbesinden bugüne kadar Türkiye yüzlerce milyar dolarlık kayba uğramıştır. Yıllardır yüksek enflasyon, Türk Lirası’nın değer kaybetmesi, büyüme hızının düşmesi, üretim ekonomisinin yetersizliği ve gelir dağılımındaki dengesizlik bağlamında büyük bir ekonomik krizle mücadele eden Türkiye’nin, AKP’nin bu baskıcı yönetim biçimiyle ekonomik açıdan toparlanması kategorik olarak olanaksızdır.
AKP’yi yönetenlerin bunu bildikleri halde CHP üzerindeki baskılarını artırarak sürdürmeleri, sadece demokrasiyi, laikliği, sosyal devleti, hukuk devletini değil, ekonomiyi de umursamadıklarının en büyük kanıtıdır. AKP’nin ekonomiyi krizden çıkartmak gibi bir amacı ve niyeti yoktur. Olsa CHP üzerindeki bu baskılara son verirdi ve bağımsız bir yargının yeniden kurulması doğrultusunda mücadele verirdi.
Halkın egemenliğini gasp eden, seçme ve seçilme hakkını bile ortadan kaldıran AKP’nin odaklandığı tek şey, anayasa ve hukuk dışı gayri meşru iktidarını sürdürmektir. AKP halkın egemenliğine değil, polise, kodese ve ABD emperyalizmine dayanarak iktidarını sürdürmeye çalışmaktadır.
CHP ise, hem Türkiye’nin ana muhalefet ve birinci partisidir, hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisidir. CHP, 9 Eylül 1923 yılında Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulmuştur ve bu hafta 102. kuruluş yıldönümünü kutlamıştır. CHP’nin kökeni, 4 Eylül 1919’da toplanan Sivas Kongresi’nde kurulan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’dir. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, bağımsızlık yolunda Kurtuluş Savaşı’nı yürüten örgüttür ve kurucusu yine Atatürk’tür.
Atatürk Sivas Kongresi’ni, siyasi açıdan CHP’nin ilk kongresi olarak nitelendirir. Bu nedenle 4-9 Eylül tarihlerinde, CHP’nin kuruluş yıldönümü etkinlikleri gerçekleşmektedir.
Atatürk, 9 Eylül 1923’te, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin yerine CHP’yi kurmuştur ve CHP’nin ilk genel başkanı olmuştur; ondan sonra, 29 Ekim 1923’te Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, CHP’nin kurulmasıyla birlikte fesih edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’ni CHP’den bağımsız ve CHP’yi Türkiye Cumhuriyeti’nden bağımsız düşünmek, tarihsel ve siyasal gerçekler nedeniyle olanaksızdır.
Aksini düşünenler, Atatürk’ün deyişiyle, gaflet, dalalet ve hıyanet içinde olan kesimlerdir!
AKP ve MHP, Amerika Birleşik Devletleri’nin desteğiyle masa başında emperyalizm tarafından kurulmuştur; CHP ise emperyalizme karşı bir mücadelenin parçası olarak, insanlık tarihinin en büyük devrimcilerinden birisi olan Atatürk tarafından, ölüm göze alınarak, kan dökülen cephelerde kurulmuştur!
CHP’nin içine sızmaya çalışan emperyalizmin uşakları da, bu tarihsel ve siyasi gerçeği değiştiremezler! Bugün CHP’de, üye ve seçmen tabanında, Atatürk’ün yolunda ilerleyen onlarca milyon vatandaş vardır!
İsmet Paşa, Rusya seyahati dönüşü, Bulgaristan elçiliğimizde mahsur kaldı. Bulgar çeteciler İnönü’yü öldürmek için elçiliğimizi kuşatmışlardı. Bulgaristan’a ihtar verildi ama, hükümeti umursamadı.
Ankara’daki bazı kafalar çareler düşündüler; işin içinden çıkamadılar. Atatürk’e sordular. O, “sizler ne düşünüyorsunuz?” diye sordu. “Bulgaristan’a ekonomik baskı uygulayalım …” dediler. Atatürk, güldü: “Telefonu verin bana” dedi. Donanmaya emir verdi.
Ertesi sabah, Yavuz zırhlısı İzmit’ten Varna’ya gitti. Limanda havaya yüz bir pare top atışı yaptı. Topların gürültüsünden evlerin camları kırıldı. … Gemi amirali Bulgar yetkililere, “İsmet Paşa’yı almaya geldim” dedi.
Bulgar hükümeti, İsmet Paşa’yı Sofya’dan Varna’ya zırhlı bir trenle derhal getirdi. Oradan da bando ve merasimle Yavuz’a uğurladı. Amiralimiz, kırılan camların parasını ödedi. İsmet Paşa’yı yurda getirdi…