Başkomutanlık Meydan Savaşı’na on beş yirmi gün vardı. Ankara’dan, otomobille usulca çıkmış, Konya’ya, oradan Akşehir’e gelmiştik. Bakıyordum, Mustafa Kemal Paşa birbirine eklemecesine durmadan sigara içiyor; gülen gözleri bir noktaya dikili susuyordu.
Ne konuştu, ne bir şey istedi ve hatta bir aralık lastiklerin kontrolü için arabanın durduğunun bile farkına vardı… Evde miydi, otomobilde miydi, seccadede mi uçuyordu, bunların farkında bile değildi…
Akşehir’e gittiğimiz zaman birden silkindi. Elindeki sigarayı otomobilden fırlatıp attı ve bana sordu:
- Saat kaç?..
Oysa saat bileğindeydi… Söyledim. - İyi, dedi. Demek üç buçuk saatten beri kuruyormuşum…
- Kurduğunuz nedir Paşam?.. Anlayamadım!., dedim.
Gülümseyerek, başını bana çevirdi: - Hiç, mühim değil!..
- Paşam yol boyu konuşmadınız. Hasta falan olmayasınız?..
Gülümseyen yüzünü yine bana çevirdi. Mustafa Kemal Paşa’da seyrek rastlanır bir mutlu ışıltı yüzünü doldurmuştu… Sağ elle, sağ dizimi tuttu: - Göreceksin, çok büyük şeyler olacak!.. İnanılmaz bir savaş vereceğiz bu topraklarda… Her zaman söylerim: Ben, askerliğimin yalnız sanat yönünü severim, yaratıcılığa açık
yanını!.. Askerlik sanatının ustaları, yeni bir savaş mimarisi karşısında hem düşünecekler, hem mest olacaklardır!.. Son üç saat içinde yepyeni bir tablo meydana getirdim. Onu seyredenlerin alacakları çok dersler olduğuna inanıyorum. Ve işte Salih, şimdi düşmanın işi bitti!..

