Ana Sayfa Blog Sayfa 44

Fakir Baykurt saygıyla anıyoruz

0

15 Haziran 1929; Yeşilova, Burdur – 11 Ekim 1999, Essen, Almanya)

Bugün, Anadolu insanının diliyle konuşan büyük yazar Fakir Baykurt’un ölüm yıldönümü.
Gerçek adı Tahir Baykurt’tu. “Tahir fazla resmî,” dedi; “Ben fakirim ama halkın fakiriyim.”
Ve böylece edebiyatımıza “Fakir Baykurt” olarak geçti.
1929’da Burdur’un Yeşilova ilçesine bağlı Akçaköy’de doğdu.
Babası Kara Veli, annesi Kara Elif’ti.
Yoksulluğun, savaşların, yokluğun içinden çıktı.
Babası, 14 yıl askerlik yaptıktan sonra kağnıdan düşüp öldüğünde Baykurt henüz 9 yaşındaydı.
Dayısının “okutacağım” vaadiyle köyden ayrıldı ama bu gidiş bir sürgüne dönüştü.
Dayısı onu çalıştırdı, savaş başlayınca da askere gitti.
Fakir Baykurt, yengesine ve çocuklarına bakarken büyüdü.
Yoksulluğun ve emeğin anlamını o yaşlarda öğrendi. Köy Enstitüleri kuşağındandı.
Gönen Köy Enstitüsü’nden 1948’de mezun oldu.
Öğretmenliğe başladı; Anadolu’nun köylerinde çocuklara yalnız okuma yazma değil, düşünmeyi öğretti.
Edebiyata şiirle girdi.
İlk şiiri 1945’te yayımlandı: “Fesleğen Kokuluma.”
Ama kısa sürede köy hikâyelerine yöneldi; orada hem yaşamı hem de sınıf mücadelesini buldu.
İlk kitabı Çilli (1955).
İlk romanı Yılanların Öcü (1959).
Bu romanla Yunus Nadi Ödülü’nü kazandı — çünkü halkın sesi artık edebiyata karışmıştı.
Ardından geldi: Irazca’nın Dirliği, Kara Ahmet Destanı, Kaplumbağalar, Tırpan…
Onun kahramanları ağalar değil, köylülerdi.
Toprakla, kuraklıkla, haksızlıkla, kaderle mücadele eden insanlar…
Kadın karakterleri — Irazca gibi — Anadolu’nun direniş ruhunu taşıdı.
1965’te Türkiye Öğretmenler Sendikası’nın (TÖS) kurucu başkanı oldu.
Öğretmenlerin örgütlenmesi için verdiği mücadele yüzünden sürgün edildi, soruşturmalara uğradı.
Ama halktan kopmadı, çünkü o halkın içinden doğmuştu.
1970’lerde ve 80’lerde Almanya’ya göç eden işçilerin hikâyelerini anlattı:
Gece Vardiyası, Yüksek Fırınlar, Duisburg Treni, Koca Ren…
Yurdundan kopan insanların iç göçünü, yalnızlığını, özlemini yazdı.
“Sanat engelleri aşmak, devrim yapmaktır,” derdi.
Roman, halkı uyandırmanın bir yoluydu onun için.
Gerçekçiydi ama asla umutsuz değildi:
“Yoksulun yüzüne gülmeyen bir edebiyat, bana göre değildir.”
Eleştirmenler onu “köy romancısı” olarak anladı.
Ama o şöyle dedi:
“Ben ne köy ne şehir yazarıyım. Ben insanın yazarıyım.”
Almanca, Fransızca, Rusça, Bulgarca, Hollandaca, Gürcüceye çevrilen eserleriyle,
dünyaya Anadolu’yu tanıttı.
İki şiir kitabı da yayımladı: Bir Uzun Yol ve Ateş Dikenleri.
11 Ekim 1999’da Almanya’nın Essen kentinde pankreas kanseri nedeniyle hayata veda etti.
Cenazesi Türkiye Yazarlar Sendikası önünde yapılan törenle uğurlandı,
Zincirlikuyu’da toprağa verildi. Fakir Baykurt, yalnız bir yazar değil, bir halk öğretmeniydi.
O, köy enstitülerinin, emeğin, direnişin, halkın sesiydi.
Onun kalemiyle köyler konuştu, kadınlar direndi, insanlar bilinçlendi.
Bugün onu bir kez daha sevgiyle, saygıyla, minnetle anıyoruz.
“Romanımda halkın soluğunu duymayan kalem, kalem değildir,” demişti.
Onun kalemi hâlâ Anadolu’nun rüzgârında uçuşuyor. EDİTÖR
Fakir Baykurt, evlerinin önüne açılan kahveden gelen hoş kokulara dayanamaz ve “Çay isterim, ille de çay!” diye tutturur. Çayın da yeni yeni içilmeye başladığı günlerdir. Anası oğluna kıyamaz; elinden tutup kahvenin önüne götürür ve kahveciyi çağırıp, “Hüseyin, bir bardak çay getir!” der.
Ağzı yanar, bardağı atar.
Çay gelir; çayın nasıl içileceğini bilmeyen Fakir Baykurt, sıcak çaydan hızla bir yudum içer; ağzı yanınca bardağı yere atar. Çay dökülür ama yer toprak olduğu için bardak kırılmaz. Fakir Baykurt, “Anam şimdi vuracak mı? Şurama mı vuracak? Burama mı vuracak?” diye beklerken anası kahveciyi yeniden çağırır:
“Hüseyin, bir çay daha ver!”
Fakir Baykurt’a ikinci çay gelir. Çayı üfleyerek içer. Yıllarca anasına sorup durur:
“Anacığım, o gün çayı döktüm; bir tokat vurmadın; neden vurmadın?”
Bu sorunun cevabını anası yıllar sonra, oğlunun öğretmenlik yaptığı köy okulunda verir. Oğlunun sınıfını görmek isteyen Elif Baykurt o gün sınıfa girer; oğlunun ders vermesini izler. Beş sınıfı birden okutan Fakir Baykurt, anasının ders izlemeye geldiği günü şöyle anlatır:
“Sınıfta estim, gürledim!”
— Nasıl, beğendin mi öğretmenliğimi?
Ders bitince dışarı çıkarlar. Fakir Baykurt anasına sorar: “Anacığım, beğendin mi öğretmenliğimi?” Anası: “Eh, işte, fena değil!” Fakir Baykurt: “Nasıl fena değil? Müfettişler geliyor; iyi veriyor, pekiyi veriyor. Sen de ‘fena değil’ diyorsun; nasıl olur böyle?” Anası cevap verir:
“Yıllarca sordun, durdun. Şimdi söylüyorum — aç kulağını, dinle! Ben sana çay döktüğün gün kızsaydım, içindeki aslan küserdi. Dövseydim, o aslan ölürdü! Böyle öğretmen falan olamazdın. İşte sen de benim yaptığımı yap ve sakin ol. Dayak atıp bu çocukların içlerindeki aslanı sakın öldürme!”
Türk hikâyeci, romancı, şair, sendikacı ve öğretmen Fakir Baykurt’u saygıyla anıyorum.

Bu nasıl gidiştir, giden dönmüyor

0

Bu nasıl gidiştir, giden dönmüyor
Yolcuda bir hal var, yolda bir hal var
Garip bülbül boşa figan eylemez
Bahçede bir hal var, gülde bir hal var

Geçip gideceğim, yol vermez dağlar
Fırat hırçın coşmuş, dev gibi çağlar
Emek verdim, meyve vermedi bağlar
Fidanda bir hal var, dalda bir hal var

Seyfili çaresiz didindim durdum
Dünyanın kahrında bıktım yoruldum
Efkarlandım, aldım sazım oturdum
Perdede bir hal var, telde bir hal var

Hüseyin Yorulmaz (Ozan Seyfili) Dede

İlahi Mustafa Mürteza hakkı

0

İlâhi Mustafa Mürteza hakkı
İnsan-ı Kâmilden ayırma bizi
Yüz-i yirmidörtbin Enbiya hakkı
İnsan-ı Kâmilden ayırma bizi

Desti girimizdir İmam-ı Hasan
Hüseyn-i kerbelâ şah-ı şehid’an
İmam Zeynel, İmam Bakır elaman
İnsan-ı kâmilden ayırma bizi

Caferi Sadık cümlemizin serveri
Musa Kâzım, Rıza yolun rehberi
Medet mürvet Taki, Naki, Askeri
İnsan-ı kâmilden ayırma bizi

Muhammed Mehdi’dir şah-ı velâyet
İşitir cihanı nuru hidayet
Niyazımız budur her dem her saat
İnsan-ı kâmilden ayırma bizi

SIDKI’ yam dünyaya eyleme heves
Ruh pervaz edep de kalır bu kafes
Ya ilâhi evvel ahir son nefes
İnsan-ı kâmilden ayırma bizi

Allah Allah…

Ayrılık zamanı geldi erenler

0

Ayrılık zamanı geldi gaziler
Yakar bu sinemi nar dertli dertli
Ah ettikçe ciğerlerim sızılar
Ağlayıp ederim zar dertli dertli.

Gel karşıma dal boyunu göreyim
Bir dolu ver muradıma ereyim
Sana bir yadigâr mendil vereyim
Sil çeşmin yaşını var dertli dertli.

Geçen sohbetleri düşün hayal et
Sen de benimi için ağla melal et
Ayrılık vaktidir hakkın helal et
Kuşlardan haberim sor dertli dertli.

Sefil Sıdki çağırırım erlere
Aktı çeşmim yaşı döndü sellere
Düştü nasibimiz gurbet ellere
Gözle yollarım yar dertli dertli.

Deme

0

Bir bilinmez ufuktayız
Gök perde de kör noktayız
Hak bizdedir biz Hak’tayız
Varı ben var ettim deme

Günden güne erir iken
Bilinmeze yürür iken
Düşlerde nur görür iken
Rüyayı kâr ettim deme

Dal kurumuş yaprak solmuş
Son giden de toprak olmuş
Sevenleri saç baş yolmuş
Günahla ar ettim deme

Dalını kırdığın ağaç
Kapından kovduğun muhtaç
Yum gözünü elini aç
Kolayı zor ettim deme

Çekip giden onca kullar
Şimdi bize haber yollar
Kara melek tırpan sallar
Talihi kör ettim deme

Kalbin ferahsa alnın ak
Gez permüjde yalın ayak
Hak için tüm cihanı yak
Elimi kir ettim deme

Ruh göktedir beden yerde
Duayla biter son perde
Hasımlık ettiğin ferde
Dünyayı dar ettim deme

Şahı yahut padişahı
Almışsa bir mazlum ahı
Gelse işin feriştahı
Sakın ha pir ettim deme

Yani Yunus Emre gibi
Kalbe düşen cemre gibi
Hakk’a tapan zümre gibi
Değilse yer ettim deme

Dikerler mermerden taşı
Dökerler birkaç gözyaşı
Hürdemi her arkadaşı
Gönlünde yâr ettim deme

Gönül gitmek ister Sultan Haydar a

0

Merzifon elinde duramaz oldum
Gönül gitmek ister Sultan Haydar’a
Her nadana sırrım veremez oldum
Gönül gitmek ister Sultan Haydar’a.

Üçler ile beşler cismimin canı
Yedilerde fark eyledim erkânı
Nesl-i İmam Bakır keremler kanı
Gönül gitmek ister Sultan Haydar’a.

Ali olup Fazlı için satılan
Hamza kahramanla Kaf’a atılan
On İk’imam katarına katılan
Gönül gitmek ister Sultan Haydar’a.

Doksan bin halifenin aşçısı
Balım Sultan, Abdal Musa yaycısı
Ali nesli bu âlemin gözcüsü
Gönül gitmek ister Sultan Haydar’a.

Ahmet-i Yesevi aslı mayası
Haydar-i Kutb-id-din hasların hası
Sefil Sıdkı çeker ah ile yası
Gönül gitmek ister Sultan Haydar’a.

Partiler, mafyadan medet umarsa;

0

Partiler, mafyadan medet umarsa;
Ona sahip çıktığının resmidir.
Savcı, hâkim bunlara göz yumarsa;
Adaleti yıktığının resmidir.

Yönetenler hep ikilik güderse,
İnadına yanlış yola giderse,
Şahsı için harcar, halkı öderse;
O devletin çöktüğünün resmidir.

Emekçiler avdır; patron peşinde,
Nişangâhı vatandaşın döşünde…
İnsan kanı çakalların dişinde;
Oluk oluk aktığının resmidir.

Söylemeden sözün daha ağrını,
Bindebir’im duyan var mı çağrını?
Her gün böyle bu dertlerle bağrını,
Dağlayıp da yaktığının resmidir.

18.11.2020
Ozan Bindebir

Titanik ve Tesadüf mü?

0

Kahramanımız Morgan Robertson (1861 – 1915) Genç bir denizci iken işleri iyi gitmeyince Newyork’ta kuyumculuk yapmaya başlar ve amatörce hikayeler yazar. ..Tesadüfen… yazdıkları acayip satılır iyi para kazanır ve bunun üzerine epeydir aklında olan, eski mesleğinden aşina olduğu konularla ilgili bir roman yazmaya girişir….Roman biter, basılır ama pek ilgi görmez satılmaz.. Yıl 1898’dir.
İŞTE DELİ SORU…..
Ne anlatmaktadır bu roman…
Romanda büyük bir gemi vardır. İngiltere’den yola çıkar Newyork’a gitmektedir ama yolda bir buzdağına çarparak batar.
Hemen ne düşündünüz. Elbette Titanik.. Batışından tam 14 yıl önce yazılmış bir romanda benzer bir tema. Eğer benzerlik bu kadarla sınırlı kalsaydı çok da ilgi çekmez şaşırtıcı olmazdı ama şimdi sıkı durun….

Robertson’un romanındaki gemi Southampton limanından yola çıkıp New York’a gidiyordu. 14 Yıl sonra Titanik’de Southampton limanından yola çıkıp New York’a gitmek üzere hareketlenmişti.

Romandaki gemi ile, Titanik arasında sadece 25 metre fark vardı. Romandaki gemi 244 metre, Titanik 269 metreydi.
İki geminin ağırlıkları da çok yakındı. Robertson romanındaki gemi 70.000 ton ağırlığında idi; gerçek Titanik ise 66.000 tondu.
Her iki geminin de üç pervanesi vardı ve her ikisinde yolcu kapasitesi 3000 idi. Romanda gemi dolu olarak 3000, Titanik 2228 yolcu taşıyordu. Gerek romandaki hayali gemiye gerekse de gerçek Titanik’e Avrupa’nın sayılı zenginleri ve ünlü aileleri binmişlerdi.
-Her iki olaydaki gemiye de asla batmaz denilmişti.

  • Robertson’un romanındaki dev gemi, New Foundland yakınında; Kuzey Atlantik’te bir buzdağına çarparak battı ve işte belki de en inanılmaz ama gerçek kısım; Titanik de 14 yıl sonra aynı koordinatta, aynen romandaki benzeri gibi bir buzdağına çarparak okyanusa gömüldü.
    Ve her iki gemide de; yeterince can kurtaran filikası yoktu; Robertson romanındaki gemide 24 filika bulunduğunu yazıyordu…Titanik’te ise 20 filika vardı ve bu yüzden can kaybı büyük oldu…
    Her iki geminin yolculuğu da Nisan ayında idi.
    Darbe hızı, darbe zamanı, etki noktası gibi pek çok teknik bilgi de ya aynı ya da çok benzerdi.
    Peki geliyoruz sona.. Asıl sürpriz burada. Robertson romanındaki gemiye hangi adı vermişti dersiniz: Titan..
    Ne dersiniz, bu kadar tesadüf nasıl bir araya gelmiş olabilir. Denizcilik geçmişinden dolayı bu benzerliği normal karşılayanlar yanında daha sıklıkla yapılan yorum Robertson’un psişik yetenekleri olduğu yönünde çünkü bu kadar olmasa da kehanetlerle dolu başka kitapları da var.
    Robertson başarısız bir yazar olarak Mart 1915’de bir otel odasında geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Tabi bu kadar bilgiyi tesadüfi olarak nasıl birleştirdiğinin sırrı da onunla birlikte gitmiş oldu.
    alıntı

Sevda diyarında aşk ülkesinde

0

Sevda diyarında aşk ülkesinde
Bir gönüle mihman olmasam olmaz.
Bu çark-ı devranda, gam dünyasında
Yâr derdine derman olmasam olmaz.

Cemâl seyran edip aşk ile dolan
Aşk elinden rengi sararıp solan
Hasret çekip, derde giriftar olan
Âşıklara lisan olmasam olmaz.

Yoluma yoldaştır ikrâr verenler
Beni anlar gönül gözü görenler
Canım ile ruhum ile erenler
Bir güzele kurban olmasam olmaz.

Gezer dolaşırım Mecnun çölünde
Yeniden doğarım Kerem külünde
Âşıklar gönlünde, halkın dilinde
Ölümsüz bir destan olmasam olmaz.

Beni benden aldı bir melek sima
Ahvalimi size eyledim ima.
Belki bir Mahzuni olmadım ama
Bir Velayet Aytan olmasam olmaz.

Velayet Aytan

Ey garip gönüllüm dertli yoldaşım

0

Ey garip gönüllüm dertli yoldaşım
Niye belli değil baharın kışın
Var mıdır sormazlar ekmeğin aşın

Zengin isen ya Bey derler ya Paşa
Fakir isen ya Abtal derler ya Cingan haşa

Kim onun halını sormuş demezler
Cahilin gözünde hormuş demezler
Gariplere kim iş vermiş demezler

Zengin isen ya Bey derler ya Paşa
Fakir isen ya Abtal derler ya Cingan haşa

Sen de bir insansın insanlar gibi
Haksız kazancınan sürmedin demi
İnsanlığın kuralları böyle mi

Zengin isen ya Bey derler ya Paşa
Fakir isen ya Abtal derler ya Cingan haşa

O Hakk’ı tanımaz kul kandıranlar
İnsanlığın kıymatını ne anlar
(İnsanlığın ne olduğunu ne anlar)
İnsanlık varlıkla olan sananlar

Zengin isen ya Bey derler ya Paşa
Fakir isen ya Abtal derler ya Cingan haşa

Boş durmak günahtır çalışmak sevap
Çalış ne duruyo’n sen de bir şey yap
Çoğalır yoldaşın gör nice ahbap

Zengin isen ya Bey derler ya Paşa
Fakir isen ya Abtal derler ya Cingan haşa

Garib’im engin ol uyma cahile
Şeytanın kazancı nafile hile
Sana ad takarlar üzülme bile

Zengin isen ya Bey derler ya Paşa
Fakir isen ya Abtal derler ya Cingan haşa
Neşet Ertaş

Atilla İlhan anısına

0

AYDINLIK NEYİN OLUYOR SENİN?
Aydınlık neyin oluyor senin
Gökyüzü akraban filan mı?
Beni bulur bulmaz gözlerin
Şimşek çakıyorum yalan mı?
Yüzünde yalazını gezdirdiğin
Saçlarından tutuşmuş orman mı?
Akla ziyan bir şey elektriğin
Ayışığı mavisi dudaklarından mı?
O ışık zenginliği mi giyindiğin
Uzay tozları mı yıldızlardan mı?
Elime dokunduğu an elin
Güneşler açıyorum sahi ondan mı?
Aydınlık neyin oluyor senin


Ölmek yasak
Daha önce bıçaktan hiç su içmedim
Hiç kısılmadı kerpetene bıyıklarım
Gururlu bir gemiyim oldum bittim
Sabah olur yelkenlerimi saklarım
Özgürlük dediğim yerde demirledim
Üstüme varma bulutları tutamam
Böyle paldır küldür gideceklerdir
Gelmezsen fark etmez kimseyi aramam
Asıl sevdiklerim en içimdekilerdir
Onlarla yaşarım eğer yaşarsam
Olur mu gecemi yeşile çalmak
Yıldız çivilemek parmak uçlarıma
Ölüm kadar çabuksa eğer yaşamak
Hiç doğmamayı isterdim ama
Bir kere doğmuşum ölmek yasak


KİMİ SEVSEM SENSİN
Kimi sevsem sensin / hayret
Sevgi hepsini nasıl değiştiriyor
Gözleri maviyken yaprak yeşili
Senin sesinle konuşuyor elbet
Yarım bakışları o kadar tehlikeli
Senin sigaranı senin gibi içiyor
Kimi sevsem sensin / hayret
Senden nedense vazgeçilemiyor
Her şeyi terk ettim / ne aşk ne şehvet
Sarışın başladığım esmer bitiyor
Anlaşılmaz yüzü koyu gölgeli
Dudakları keskin kırmızı jilet
Bir belaya çattık / nasıl bitirmeli
Gitar kımıldadı mı zaman deliniyor
Kimi sevsem sensin / hayret
Kapıların kapalı girilemiyor
Kimi sevsem sensin / senden ibaret
Hepsini senin adınla çağırıyorum
Arkamdan şımarık gülüşüyorlar
Getirdikleri yağmur / sende unuttuğum
Hani o sımsıcak iri çekirdekli
Senin gibi vahşi öpüşüyorlar
Kimi sevsem sensin / hayret
İn misin cin misin anlamıyorum


ADIM SONBAHAR
Nasıl iş bu
Her yanına çiçek yağmış
Erik ağacının
Işık içinde yüzüyor
Neresinden baksan
Gözlerin kamaşır
Oysa ben akşam olmuşum
Yapraklarım dökülüyor
Usul usul
Adım sonbahar


YAĞMUR KAÇAĞI
Elimden tut yoksa düşeceğim
Yoksa bir bir yıldızlar düşecek
Eğer şairsem beni tanırsan
Yağmurdan korktuğumu bilirsen
Gözlerim aklına gelirse
Elimden tut yoksa düşeceğim
Yağmur beni götürecek yoksa beni
Geceleri bir çarpıntı duyarsan
Telâş telâş yağmurdan kaçıyorum
Sarayburnu’ndan geçiyorum
Akşamsa eylül’se ıslanmışsam
Beni görsen belki anlayamazsın
İçlenir gizli gizli ağlarsın
Eğer ben yalnızsam yanılmışsam
Elimden tut yoksa düşeceğim
Yağmur beni götürecek yoksa beni


BEN SANA MECBURUM
Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum.
Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun.
Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Bir kaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu
Fatih’te yoksul bir gramofon çalıyor
Eski zamanlardan bir cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun.
Belki haziran da mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy’de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
Kötü rüzgar saçlarını götürüyor
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin.


Güneşe karşı havalandı mı kuşlar
Kanatları pır pır yaldızlanıyor
Çarşı esnafı sabah sabah
Kaldırımları sulamışlar
Yırtık kargaların kış telâşı yeniden başlamış
Uzakta bir traktör
Gizli bir diş ağrısı gibi vızıldıyor
Kıl heybeleri kalaylı bakraçlarıyla
Anlaşılmaz dağlarından iniyorlar
Yarık çetrefil suratlı kadınlar
Ezanla bir sabah kahvelerini haramiler gibi basmış
Kalabalık bıyıklı birtakım adamlar
Güzel eşkıya gözleri
Fena halde uzamış saçlarıyla


Memleket havası
Bu bizim gökler gibisi
Hiçbir dağda çatılmamıştır
Yıldızlarımızın titremesi
Yüreğine deprem indirir
Hiçbir yerde bu denize
Bu acı tuz katılmamıştır
Topraktan sağdığımız pekmez
Güneşin başını döndürür


BÖYLE BİR SEVMEK
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
yağmur giyerlerdi sonbaharla bir
azıcık okşasam sanki çocuktular
bıraksam korkudan gözleri sislenir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir
hayır sanmayın ki beni unuttular
hâlâ arasıra mektupları gelir
gerçek değildiler birer umuttular
eski bir şarkı belki bir şiir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir
yalnızlıklarımda elimden tuttular
uzak fısıltıları içimi ürpertir
sanki gökyüzünde bir buluttular
nereye kayboldular şimdi kimbilir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir


AN GELİR
an gelir
paldır küldür yıkılır bulutlar
gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet
o eski heyecan ölür
an gelir biter muhabbet
çalgılar susar heves kalmaz
şatârâbân ölür
şarabın gazabından kork
çünkü fena kırmızıdır
kan tutar / tutan ölür
sokaklar kuşatılmış
karakollar taranır
yağmurda bir militan ölür
an gelir
ömrünün hırsızıdır
her ölen pişman ölür
hep yanlış anlaşılmıştır
hayalleri yasaklanmış
an gelir şimşek yalar
masmavi dehşetiyle siyaset meydanını
direkler çatırdar yalnızlıktan
sehpada pir sultan ölür
son umut kırılmıştır
kaf dağı’nın ardındaki
ne selam artık ne sabah
kimseler bilmez nerdeler
namlı masal sevdalıları
evvel zaman içinde
kalbur saman ölür
kubbelerde uğuldar bâkî
çeşmelerden akar sinan
an gelir
-lâ ilâhe illallah-
kanunî süleyman ölür
görünmez bir mezarlıktır zaman
şairler dolaşır saf saf
tenhalarında şiir söyleyerek
kim duysa / korkudan ölür
-tahrip gücü yüksek-
saatli bir bombadır patlar
an gelir
Attila İlhan ölür


Atilla İlhan Anısına Saygıyla…
Doğum tarihi: 15 Haziran 1925, Menemen
Ölüm tarihi ve yeri: 10 Ekim 2005, İstanbul
Yaşamı
İlk Gençlik Yılları
15 Haziran 1925’te Menemen’de doğdu. İlk ve orta eğitiminin büyük bir bölümünü İzmir ve babasının işi dolayısıyla gittikleri farklı bölgelerde tamamladı. İzmir Atatürk Lisesi birinci sınıfındayken mektuplaştığı bir kıza yazdığı Nazım Hikmet şiirleriyle yakalanmasıyla 1941 Şubat’ında, 16 yaşındayken tutuklandı ve okuldan uzaklaştırıldı. Üç hafta gözetim altında kaldı. İki ay hapiste yattı. Türkiye’nin hiçbir yerinde okuyamayacağına dair bir belge verilince, eğitim hayatına ara vermek zorunda kaldı. Danıştay kararıyla, 1944 yılında okuma hakkını tekrar kazandı ve İstanbul Işık Lisesi’ne yazıldı. Lise son sınıftayken amcasının kendisinden habersiz katıldığı CHP Şiir Armağanı’nda Cebbaroğlu Mehemmed şiiriyle ikincilik ödülünü pek çok ünlü şairi
geride bırakarak aldı. 1946’ta mezun oldu. İstanbul Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. Üniversite hayatının başarılı geçen yıllarında Yığın ve Gün gibi dergilerde ilk şiirleri yayınlanmaya başladı. 1948’de ilk şiir kitabı Duvar’ı kendi imkanlarıyla yayınladı.
Paris Yılları
1949 yılında, üniversite ikinci sınıftayken Nazım Hikmet’i kurtarma hareketine katılmak üzere ilk kez Paris’e gitti. Bu harekette aktif rol oynadı. Fransız toplumu ve orada bulunduğu çevreye ilişkin gözlemleri daha sonraki eserlerinde yer alan bir çok karakter ve olaya temel oluşturmuştur. Türkiye’ye geri dönüşünde sıklıkla başı polisle derde girdi. Sansaryan Han’daki sorgulamalar ölüm, tehlike, gerilim temalarının işlendiği eserlerinde önemli rol oynamıştır. Bir kaç kez gözaltına alındı.
İstanbul – Paris – İzmir Üçgeni
1951 yılında Gerçek gazetesinde bir yazısından dolayı kovuşturmaya uğrayınca Paris’e tekrar gitti. Fransa’daki bu dönem Attilâ İlhan’ın Fransızca’yı ve Marksizmi öğrendiğiyıllardır. 1950’li yılları İstanbul – İzmir – Paris üçgeni içerisinde geçiren Attilâ İlhan, bu dönemde ismini yavaş yavaş Türkiye çapında duyurmaya başladı. Yurda döndükten sonra, Hukuk Fakültesi’ne devam etti. Ancak son sınıfta gazeteciliğe başlamasıyla beraber öğrenimini yarıda bıraktı. Sinemayla olan ilişkisi, yine bu dönemde, 1953’te Vatan gazetesinde sinema eleştirileri yazmasıyla başlar.
Sanatta Çok Yönlülük
1957’de gittiği Erzincan’da askerliğini yaptıktan sonra, tekrar İstanbul’a dönüş yapan Attilâ İlhan sinema çalışmalarına ağırlık verdi. Onbeşe yakın senaryoya Ali Kaptanoğlu adıyla imza attı. Sinemada aradığını bulamayınca, 1960’ta Paris’e geri döndü. Sosyalizmin geldiği aşamaları ve televizyonculuğu incelediği bu dönem, babasının ölmesiyle birlikte yazarın İzmir dönemini başlattı. Sekiz yıl İzmir’de kaldığı dönemde, Demokrat İzmir gazetesinin başyazarlığını ve genel yayın yönetmenliğini yürüttü. Aynı yıllarda, şiir kitabı olarak Yasak Sevişmek ve Aynanın İçindekiler serisinden Bıçağın Ucu yayınlandı. 1968’te evlendi, 15 yıl evli kaldı.
İstanbul’a Dönüş
1973’te Bilgi Yayınevi’nin danışmanlığını üstlenerek Ankara’ya taşındı. Sırtlan Payı ve Yaraya Tuz Basmak ‘ı Ankara’da yazdı. 81’e kadar Ankara’da kalan yazar Fena Halde Leman adlı romanını tamamladıktan sonra İstanbul’a yerleşti. İstanbul’da gazetecilik serüveni Milliyet ve Gelişim Yayınları ile devam etti. Bir süre Güneş gazetesinde yazan Attilâ İlhan, 1993-1996 yılları arasında Meydan gazetesinde yazmaya devam etti. 1996 yılından itibaren köşe yazılarını Cumhuriyet gazetesi’nde sürdürdü. 1970’lerde Türkiye’de televizyon yayınlarının başlaması ve geniş kitlelere ulaşmasıyla beraber Attilâ İlhan da senaryo yazmaya geri dönüş yaptı. Sekiz Sütuna Manşet, Kartallar Yüksek Uçar ve Yarın Artık Bugündür halk tarafından beğeniyle izlenilen diziler oldu.
Vefatı
Attilâ İlhan,10 Ekim 2005 tarihinde gece saat 23:00’da İstanbul/Kanlıca’daki evinde vefat etmiştir.
Biyografi Kaynak: Atilla İlhan Bilim Sanat Kültür Vakfı

Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı

0

Gurbetten gelmişim, yorgunum hancı
Şuraya bir yatak ser yavaş yavaş.
Aman karanlığı görmesin gözüm!
Beyaz perdeleri ger yavaş yavaş.

Sıla burcu burcu ille ocağım
Çoluk çocuk hasretinde kucağım
Sana her şeyimi anlatacağım,
Otur baş ucuma sor yavaş yavaş.

Güç belâ bir bilet aldım gişeden
Yolculuk başladı Haydarpaşa’dan!
Hancı n’olur elindeki şişeden,
Birkaç yudum daha, ver yavaş yavaş..

Ben o gece, hem ağladım hem içtim,
İki gün diyardan diyara uçtum
Kayseri yolundan, Niğde’yi geçtim;
Uzaktan göründü Bor yavaş yavaş.

Garibim her taraf bana yabancı,
Dertliyim, çekinme doldur be hancı!
İlk önce kımıldar hafif bir sancı
Ayrılık sonradan kor yavaş yavaş.

Bende bir resmi var yarısı yırtık
On yıldır evimin kapısı örtük
Garip, bir de sarhoş oldu mu artık,
Bütün sırlarını der yavaş yavaş.

İşte hancı ben her zaman böyleyim,
Öteyi ne sen sor, ne ben söyleyim!
Yollar Nihâi’yi bekler neyleyim, (*)
Şu bizim hesabı gör yavaş yavaş.

Siz ne iseniz Sultanınızda odur

0

Bir ülkede halk hükümdara karşı ayaklanır. Haklıdırlar da. Ne adalet, ne düzen kalmıştır ülkede.
Hükümdar ayaklanan halkı meydandaki büyük bir havuzun etrafında toplar ve bir konuşma yapar :

  • Eğer isterseniz benden çok kolay bir şekilde kurtulabilirsiniz.
  • Böyle isyan etmenize hiç gerek yok.
  • Şimdi ben bu havuzu boşalttıracağım üzerini de kapattıracağım.
  • Sizden tek isteğim, bu havuzu süt ile doldurmanız.
  • Herkes gece yarısından sonra bu havuza tek başına bir kova süt dökecek. Ama herkes.
  • Kimse kimseyi görmeyecek. Güneş doğarken hepiniz burada olun.
  • Havuz süt ile dolduğunda ben tahtı bırakıp gideceğim.
    Ertesi gün sabah olur herkes sevinçle havuzun başına toplanır. Öyle ya artık bu düzenbaz hükümdardan kurtulacaklardır. Hükümdar da gelir ve üzeri kapalı havuz açılır.
    Bir de ne görsünler ?
    Havuz dolmuştur. Ama sütten çok su doludur.
    Çünkü, herkes aynı şeyi düşünmüştür.
  • Onca sütün içinde benim döktüğüm bir kova suyu kim farkedecek ..?
    Hükümdar konuşur :
  • Gördünüz mü ?
  • Siz ne iseniz, ben de oyum.
  • Siz düzenbaz olduğunuz için, içinizden kimi seçerseniz seçin, sonuç hiçbir zaman değişmeyecek.
  • O yüzden ben tahtımda kalıyorum.
  • Siz de layık olduğunuz sistemin içinde…

Âşık Veysel’in Şiirlerinde Geleneğe Bağlı Unsurlar ve Etkileşim

0

Mehmet Yardımcı

Âşık Veysel’in Şiirlerinde Geleneğe Bağlı Unsurlar ve Etkileşim

Anadolu’da sazlı sözlü ortamın yaygın ve canlı olması, yetişen her nesli derinden etkilemiştir. 16. yüzyılda başlayan âşık edebiyatında bu etkinin 19. yüzyılla 20. yüzyılın ilk yarısında çok yoğun olduğu bilinmektedir. Bunun sonucu olarak da âşık sayısında sürekli bir artış görülmüştür.

Âşık edebiyatında gelenek, diğer kültür değerlerinde olduğu gibi belirli bir işlevi yerine getirmek, bir ihtiyacı karşılamak üzere geleneksel kültürün yarattığı bir olgudur. Örneğin, halk şiirinde âşıkların şiirlerini dörtlük düzenine göre ve hece ölçüsü kuralları içinde söylemesi gelenektendir.

Âşık Veysel’in şiirlerinde geleneğe bağlı unsurları saptamak için âşıklık geleneklerini belirlemek gerekir.

Bu gelenekleri şöyle sıralamak mümkündür:

A. Saz çalma
B. Mahlâs alma
C. Rüya sonrası âşık olma (Bade içme)
D. Âşık karşılaşmaları

a. Atışma – karşılaşma (Tekellüm)
b. Taşlama – takılma
c. Soru – cevap (atışma)
d. Çözümlü muamma – muamma atışma
e. Barışma, övme uğurlama

E. Leb-değmez (Dudak değmez)
F. Askı (Muamma)
G. Tarih bildirme
H. Nazire söyleme

Veysel, halk şiiri geleneğinin çağımızdaki önemli ustalarından biri olmakla birlikte, klasik anlamdaki bu geleneklerin tamamını uygulayan âşıklardan değildir. Çünkü Veysel, âşık fasıllarını tam uygulamamaktadır. Örneğin; atışma yapmaz, leb-değmez yapmaz, askı indirmez, muamma çözmez, doğaçlaması yoktur, halk hikâyesi anlatmaz ve usta-çırak geleneğini tam olarak yaşamış değildir.

O, eskinin gezgin ozanları gibi sazla çalıp söylemeyi kendine ana ilke edinmiş, bu ilkeli davranışı ile de yurdun dört bir yanında ezgilerinin ve dizelerinin izleri kalmıştır.

Veysel’in Türk halk şiiri içindeki yeri Cumhuriyet dönemi halk şiirinde düz koşmayı vurgulu söyleyişinde, halk duygularına iyi tercüman oluşunda ve kendine özgü bir tarz oluşturuşunda gizlidir. Ustalığı ise lirizmi iyi yakalayışında ve hayatının bazı kesitlerini dizelerine ustaca aktarışındadır.

Baharda çağlayan bulanık sular
Durmadan kendini taşlara çalar
Eşinden ayrılmış bir geyik meler
Dağlar seda verip iniler durur

deyişi halk şiirinin özünü oluşturan lirizmin Veysel’de ustaca dile gelişinin güzel ve etkili bir örneğidir.

Âşıklar, deyiş ve ezgilerini halk şiirinin çeşitli biçimleriyle şekillendirerek yüzyıllar boyunca varlıklarını koruyup günümüze ulaşmasını sağlamışlardır.

Deyişlerini bugün saz, eskiden kopuz denilen telli bir çalgı eşliğinde söyleyip sazı hep kendilerinden bir parça gibi görmüşlerdir.

Dönemlerine, yerine ve kullanım alanlarına göre çağlar içinde kopuz, ıklığ, sataer, Kumul giceği, çoğur, dutar, revab, şeştar, kubur, yunkar, gilbut, cura, bozuk ve bağlama gibi adlarla anılmış bu sazların tümü âşık edebiyatımızda bu güçlü seslerin günümüze ulaşmasını sağlayan araçlar olarak görülmüşlerdir.

Saz âşık için ilhamı kamçılayan bir alet olup âşıklık geleneğinin en önemli unsurlarından biridir. Bu unsuru Veysel, usta yüzü görmeden öyle özgün kullanmıştır ki, musikimizde “Veysel düzeni” diye adlandırılan bir eda oluşturmuştur.

Dîvân şairinin kalemi ne ise, âşığın da sazı ve tezenesi odur.

Halk âşığı sazsız düşünemez. Bu nedenle “Sazsız âşık kulpsuz testiye benzer” sözü yaygınlık kazanmıştır.

Âşıklık geleneği içinde önemli bir yere sahip olan saz, âşıklarca kutsal bir varlık olarak görülmüş, ona çok değer verilip özenle korunmuştur.

Bir zamanların ünlü ses sanatçısı Turhan Karabulut’un Veysel’in sazıyla, sözüyle Orta Anadolu’nun simgesi olduğunu belirtip

“Âşık Veysel’in sazı, tahminimce altı yedi perdeyi geçmez. Oysa kentte yaşayan herhangi bir saz sanatçısının sazını alırsanız, onda birçok ek ses perdeleri görürsünüz. Âşık Veysel, bu altı yedi perdelik sazıyla, kentteki çok perdeli sazı eline alan öbür sanatçılardan daha özgün, daha zengin oluşunun nedeni yerel özelliğini, yöresel karakterini korumuş olmasıdır. Bu da Orta Anadolu’nun ta kendisidir.”[1]

deyişi, Veysel gerçeğini ve Veysel’in geleneğe bağlı olarak sazla nasıl bütünleştiğini açıklıkla ortaya koymaktadır.

Âşık hep sazıyla övünür. Sazı onun dili ve gönlüdür. Onunla sohbet eder, onunla dertleşir, bütünleşir.

Saz çalma geleneğini en iyi kullananlardan biri olan Âşık Veysel:

Ben gidersem sazım sen kal dünyada
Gizli sırlarımı âşikâr etme
Lâl olsun dillerin söyleme yâda
Garip bülbül gibi ah ü zar etme

Gizli dertlerimi sana anlattım
Çalıştım sesimi sesine kattım
Bebe gibi kollarımda yaylattım
Hayâli hatır et beni unutma

Bahçede dut iken bilmezdin sazı
Bülbül konar mıydı dalına bazı
Hangi kuştan aldın sen bu avazı
Söyle doğrusunu gel inkâr etme

Benim her derdime ortak sen oldun
Ağlarsam ağladın gülersem güldün
Sazım bu sesleri turnadan m’aldın
Pençe vurup sarı teli sızlatma

Ay geçer yıl geçer uzarsa ara
Giyin kara libas yaslan duvara
Yanından göğsünden açılır yara
Yar gelmezse yaraların elletme

Sen petek misali Veysel de arı
İnleşir beraber yapardık balı
Ben bir insan oğlu sen bir dut dalı
Ben babamı sen ustanı unutma

diyerek, onunla dert ortağı olmuş;

Bir Veysel demişler olabilirsem
Söylerim sözümü bilebilirsem
Bir cura sazım var çalabilirsem
Defli dümbelekli caz neme gerek

biçimindeki ifadesiyle de sazın yaşamındaki yerini işaret etmiştir.

Âşık Veysel’i kimileri elindeki sazla ilgi kurarak bir müzisyen ya da türkü okuyucusu gibi görme eğilimindedir. Oysa Veysel halk sanatı geleneğini sürdüren gerçek bir âşık, çağdaş bir sözcüdür.

Onun türkü okuyuşu kendine özgü, ezik ve yanık bir okuyuştur.

Veysel’in saz çalışındaki özgün tavrıyla, türkü söyleyişindeki doğal yorumuyla ve bıraktığı eserlerle Türk halk şiirinin yanı sıra halk müziğinin de önemli kilometre taşlarından biridir.

1941’de Ahmet Kutsi Tecer’in evinde Ruhi Su’yu ilk kez dinleyen Veysel, Ruhi Su’nun türküleri için:

“Efendim, dağlarda bir çiçek olur, onu alır şehre getirirsin, güzel saksılarda, güzel topraklar içinde yetiştirir geliştirirsin. Belki daha güzel bir çiçek olur, ama o eski kokusunu belki bulamayız.”[2]

demiş, Ruhi Su’daki farklılığı sezmiştir.

Zaman içinde Veysel de, köyünden kopup –19. Yüzyılın usta âşıkları gibi– sazı elinde dolaşıp kent kültürünü köyüne taşırken şiirinde yeni ufuklara yelken açıp, yeni imajları, hassas kulakları ile algılayıp, gönül gözünün kevgirinde süzüp şiirine malzeme yaparak söyleyişini, ayrı bir yaratığın soluk alması biçimine sokup orijinalliği yakalamıştır.

Onda bağırtılı, laf kalabalığı içinde anlamı müziğe feda eden bir tavır sezilmez. Söyleyişinde net, arı-duru, yapmacıksız bir Anadolu Türkçesi hakimdir. Sözcükler, yerli yerine oturmuş ve özgündür.

Bütün şiirleri türkü formundan uzak, sazsız okunduğunda, koşma tadını gözler önüne sermektedir. Veysel’i Veysel yapan gizlerden biri de budur. O, çıktığı kaynağın, koşuktan-koşmaya, bin yıllık birikimini yansıtan bir ayna gibidir. Besteleyip, sazının eşliğinde ustaca okuduğu:

Güzelliğin on para etmez
Şu bendeki aşk olmasa

  • *

Kuş olsan da kurtulmazdın elimden
Eğer görsem idi göz ile seni

**

Dağlar çiçek açar
Veysel dert açar

**

Yeter artık yumma gözün kör gibi

dizeleri gelecek kuşaklarda da insanların yüreğini derinden sarsacak özgün ve kalıcı söyleyişlerdir.

Âşık edebiyatında mahlas alma önemli bir gelenek olarak görülür.

Kimi âşıklar yaşam tarzlarına, bulundukları konuma, ruhsal durumlarına bağlı olarak kendilerine bir mahlas seçerler. Örneğin, Nevzat Topal kendisine Cansever mahlasını uygun görmüş, Metin Özer de Birfânî mahlasını seçmiştir. Mahlasını kendi seçen Âşık Sorsavuş,

“Asıl adım Ali Rıza Öztürk olup eserlerinme köyümün bir mahallesinin adı olan Sorsavuş ismini mahlas olarak kullanmaktayım”

demektedir. [3]

Âşık Ruhsatî’nin:
Mustafadır öz adım
Mahlasım Ruhsat Koydum

diyerek kendisine Ruhsatî mahlasını seçtiğini bir şiirinde ifade ettiği bilinmektedir.[4] Kimi âşıklara imam, pîr ya da mürşid verirken kimileri rüyalarında bade içerken alırlar.

Örneğin, Âşık Mâhir:

Gideceğim ben bu aşk’ı tarıkta
Âşıkım da ârifim de fârıkta
Bin iki yüz seksen iki tarihte
Mahir ismim aşikâre dediler

diyerek hem badeli bir âşık olduğunu, hem de mahlasının rüyasında pîrler tarafından Mahir olarak verildiğini işaret eder.

Asıl adı İbrahim olan Dertlî, asıl adı Osman olan Kâtibî, asıl adı Hüseyin olan Sümmanî, asıl adı Mehmet olan Seyranî, asıl adı Mustafa olan Ruhsatî, ve asıl adı Muharrem olan Semaî gibi âşıkların zamanla adları unutulmuş mahlasları ad olarak kullanılır olmuştur.

Hüseyin Çırakman, Ali Gürbüz gibi kimi âşıklar ise mahlas olarak ad ve soyadlarını kullanmışlardır.

Âşık Veysel ise sadece adını mahlas olarak kullanmayı yeğlemiş ve bütün şiirlerinde geleneğe bağlı olarak son dörtlükte Veysel mahlasını düzenli olarak kullanmıştır. Âşıklar, âşıklığa başlamayı, ya da yetişip usta âşık olmayı geleneksel bir unsur olarak gördükleri iki önemli yol olan usta yanında yetişme ya da rüyada bade içerek, badeli âşık olmaya bağlarlar.

Usta-çırak geleneği âşık edebiyatının yüzyıllar boyu yaşatılan geleneklerinin en önemlilerinden biridir. Bu gelenekte âşıklar genellikle bir usta âşığın önüne diz çöküp onun çırağı olarak yetenekleri ölçüsünde olgunluğa erişmenin güç yollarından geçerler.

Gelenek gereği icracılık ve âşığın şairlikteki başarısı için üstad da denilen usta bir âşığın yanında uzun süre ders alması benimsenmiştir. Her âşık ustası ile iftihar eder.

Tokatlı Nuri, ustası Emrah’ı:

Sevdiğin üstüne faikin kimdir
Benden özge vasfa lâyıkın kimdir
Sorarlarsa âşık sadıkın kimdir
Nuri vardır Emrah çıraklarından[5]

biçiminde yad ederken, Âşık Veli ustası Kemterî’yi:

Veli’m eydür Kemter gitti kimim var
Kemter’i aldırdım yeni gamım var
Ustam idi yapılacak damım var
Hiç bu iş gelmedi başıma felek[6]

biçiminde övgüyle dile getirir. Veysel’de bu durum söz konusu değildir dense de Veysel’in köylüsü Âşık Hıdır Dede’nin Veysel’in yetişmesinde emeğinden söz edilir. Gülağ Öz’le yaptığı bir konuşmasında Hıdır Dede için “Rahmetlinin bana çok emeği geçti”[7] diyerek doğrulamıştır. Buna rağmen usta-çırak geleneğini tam sürdürmeyen Veysel’in çırağı da yoktur. Fakat kendinden sonraki pek çok âşığa büyük etkisi vardır.

Âşık edebiyatında rüya; kişinin şiir söyleme yetisi kazanmasında, dini bilgilerle ledün ilmini öğrenmesinde, kişinin, âşıklık özellikleri kazanmasında önemli etkendir.

Rüya sonrası âşık olma, genel adı ile bade içme de âşık edebiyatının önemli geleneklerindendir. Kimi âşıklar gerçekten bade olayını yaşamış âşıklardandır. Kimilerinin de şiirlerinden badeli oldukları anlaşılmaktadır. Veysel badeli âşıklardan değildir. O, çalışıp didinerek belli bir düzeye ulaşmıştır. Her ne kadar kimi şiirlerindeki:

Veysel der bir yârin derdine düştüm
Aşkın dolusunu elinden içtim
Kendi kaçtı hayaline ulaştım
Sarıldım da Çamlıbel’e yaslandım

gibi

Gezme yarim keklik gibi kayada
Sakın tellerini yoldurma yâda
Veysel’in aşkına asla bir bade
Doldur ver içeyim içtiğin tastan

Ve:

Elinden bir dolu içtim
Türlü türlü derde düştüm

şeklinde söyleyişleri bade içme (buta alma) geleneğiyle çağrışım yaratsa da, Veysel’de rüya olgusu yoktur. Bunu kendisi de ifade etmiş, Erdal Öz’le yaptığı bir konuşmasında çalışarak kazandığını söylemiştir.[8] Adnan Binyazar’ın “Veysel de dolu içmiş, Hak âşığı ozanlar kuşağına katılmıştır” vurgulaması aşırı bir abartma sayılmalıdır. Üstelik Feryadî’nin bade içme olayını:

Kabını yumaya bulamaz karı
Hint’ten Hindistan’dan bahseder yâri

biçiminde ağır bir dille yerdiği de bilinmektedir.

Âşık edebiyatının önemli geleneklerinden biri de âşık karşılaşmalarıdır. Ne yazık ki Veysel’i çok iyi atışma yapan bir âşık olarak görememekteyiz. Elbette bunda fiziki yapısına bağlı bazı hususların önemli etkisi olmuştur.

Şüphesiz Veysel’e hiç atışma yapmamıştır denilemez. Örneğin, Âşık Çakır’la 1936’da Yozgat’ın Çayıralan ilçesinde atışma yaptığı ve 1942’de de Kastamonu Halkevi’nde Behçet Kemal Çağlar yönetiminde Kastamonulu İhsan Ozanoğlu ile ve Adanalı Deli Hızır’la atışma yaptığı yazılı kaynaklarda yer almaktadır.[9] Ayrıca, Kul Ahmet’le yaptığı:

Veysel:

Uyanan milletin ismi cihanda
Bu günde mi yarında mı dünde mi
Bu ilmin ışığı hangi insanda
Akılda mı fikirde mi fende mi

Kul Ahmet:

Uyanan milletin şanı cihanda
Bu günde var yarın da var dünde var
Yeryüzünde olan bütün insanda
Akıl da var fikir de var fen de var

biçiminde başlayan atışması geleneği yansıtmakla birlikte o, hiçbir zaman Semaî, Selmanî, Murat Çobanoğlu, Şeref Taşlıova, Reyhanî gibi atışmanın önemli âşıkları arasına girememiştir. Yalnız Veysel’de:

Çarık:

Aman kardeş çok üşüdüm
Sen köşede ben dışarda
Senin ile kardeş idim
Sen köşede ben dışarda

Mes:

Elin yüzün çamur bu ne
Git ahırda kızınsana
Laf istemem uzun çene
Ben köşede sen dışarda

biçiminde başlayan çarık-mes atışması geleneksel atışma kurallarına uymasa da toplumsal karşıtlıklara duyarlığını sergileyen bir çeşit atışma uyarlaması olarak görülür. Bu şiire dayanarak bir başka şiirinde de kendi konumunu:

Oğlum kızım hep çarıklı
Mes giymemiş soyum benim

diyerek dile getirmiştir.

Onun şiirleri arasında geleneğe bağlı olarak ustalık işareti sayılan, b,p,m dudak ve v,f diş dudak seslerini kullanmadan şiir söyleme tekniği olarak bilinen ve edebi bir terim olarak leb-değmez de denilen dudak-değmez yoktur.

Böyle bir teknik yoktur ama, onda, her âşıkta görülmeyen bir doğallık, bir özgünlük vardır.

Veysel herhangi bir muamma da çözmüş değildir. Eski deyimle askı indirmemiştir. Dedim-dedi tarzına hiç heves etmeyen Veysel, herhangi bir âşığın bir şiirine de nazire söylememiştir. Ümmi olması nedeniyle bir şiiri tanzir etmesi de beklenmemelidir. Bir âşığın geleneğe bağlı unsurların tümünü yerine getirmesi de zaten beklenemez.

Âşık edebiyatının önemli gelenekleri arasında sayılan tarih düşürme, âşık edebiyatında da divan edebiyatının etkisi ile uygulanmaya başlanmış ve zaman içinde gelenek haline dönüşmüştür. Âşıklar, kıtlık, yangın, sel felaketi, salgın hastalık, önemli savaşlar vb. toplumu yakından ilgilendiren sosyal yaşamla ilgili olaylarla, kendi doğum tarihlerinin şiirlerinde tarihi birer belge gibi kalmasını istemiş ve dörtlükler arasında tarih belirtmişlerdir.

Kimi âşıklar EBCED hesabı denilen ve her harfin bir sayıyı işaret ettiği yöntemle divan tarzında tarih düşürürken, kimileri hicri, kimileri rumi kimileri de miladi takvime göre tarih düşürmüşlerdir. Veysel, yaşadığı çağ itibariyle ve ümmi oluşu nedeniyle miladi takvime göre iki şiirinde önemli tarihleri vurgulamak istemiş ve tarih düşürme yöntemine baş vurmuştur. Bunlardan biri:

Üç yüz onda gelmiş idim cihana
Dünyada bakmadan ben kana kana
Kader böyle imiş çiçek bahana
Levh-i kalem kara yazmış yazımı

biçimindeki doğum tarihini belirttiği dörtlük, diğeri de:

Dokuz kırk altıda uğradım gördüm
Veysel der içimden ağladım durdum
Bu ulu Tanrı’dan isteyin yardım
Gayret kuşağını kuşan Erzincan

dediği Erzincan depreminin tarihinin belirtildiği şiirdir.

Övgü ve yergi âşık edebiyatının özünü oluşturur. Övgülerinde, aşkla ilgili olarak en çok âşık-mâşuk ve rakip üçlüsü ortak olarak ele alınmıştır. Ancak, âşık bir divan şairi kadar mazmunları ön planda tutmadan yalın bir eda ile aşk konusuna yer vermiştir. Veysel, bir şiirinde:

Derdim gizli kapağını kaldırma
Yayılır âleme ziyan görünür
Her kişi dayanmaz cevr ü cefaya
Âşıktan mâşuka isyan görünür

derken, bir başka şiirinde de:

Güzel yüzün görülmezdi
Bu aşk bende dirilmezdi
Güle kıymet verilmezdi
Âşık ve mâşuk olmasa

deyip âşık ve mâşuk kavramını ustaca dizelerine aktarmıştır.

Mâşuk yani sevgili gerek divan, gerekse âşık şiirinde özenle, ortak kullanılan unsurlardandır. Âşık daima bir özlem ve ıstırap içinde zamanı ah-vah ile geçiren kişidir. Sevgiliden hep ilgi beklemesine rağmen, her zaman sitem görür. Gözünün yaşı hiç gitmez. Tabipler derdine çare bulamaz. Onun derdinin tek dermanı sevgilidir. Sevgili ise vefasızdır.

Âşık için sevgili güzellerin şahı, gönlünün sultanıdır. Âşık ise sevgilinin kulu kölesidir. Gerek âşıkların, gerekse divan şairlerinin dilinde güzeller vefasızdır. Her ikisinde de yalvarılması gerekir. Veysel için de sevgili gönlünün sultanıdır. O da sevdiğine:

Bir gül için feryadı zâr
Bülbül eder her dem seher
Aç sinemi gel gör ne var
Arttı derdim yüze doğru

biçiminde seslenir.

Veysel’in sevi konusunda kendisinden önce gelen halk ozanları ile aynı anlayışta olduğu görülür. Sevi onun için ucu bucağı görünmeyen bir denizdir.

Aşk denilen bu deryaya
Çıkamazsın girme gönül

diyerek, bu denizin hem derinliğini, hem de sınırsızlığını dile getirmiştir.

Âşık gerek övgü, gerekse yergide sınır tanımaz. Veysel ise övgü ve yergilerinde daha ölçülü olmuş, hep insancıl, az ılımlı tavır takınmıştır. Yeri gelmiş sevdiğine duygularını:

Söyletme garip Veysel’i
Candan sevdiğin güzeli
Gâhi uslu gâhi deli
Tenha bulsan sarılman mı

biçiminde Karacaoğlan edasında dile getirmiş, yeri gelmiş;

Güzelliğin on para etmez
Bu bendeki aşk olmasa
Eğlenecek yer bulaman
Gönüldeki köşk olmasa

diyerek yüreğindeki sevdasını olgun bir âşık edası ile sergilemiş, yeri geldiğinde de:

Tarsus’ta parasını çalan hırsıza, tarlasını basan sele, Kıbrıs papazına yaptığı yergilerinde, ölçüyü elden bırakmamıştır.

Örneğin:

Parça parça olsun paramı çalan
Kimi gerçek dedi kimisi yalan
Dünyada görmedim böyle bir talan
Kapı kitli cüzdan cepte para yok

ve

Şeyh Said de yüzün tuttu isyana
Milleti hor baktırdı vatana
Fakir fukarayı boyadı kana
Öyle şeyhler çoktur külhanımızda

biçiminde ölçülü yergilerinde “Topraktan öğrenip kitapsız bilendir halk” özdeyişinde vurgulanan bilgelikle çıkar karşımıza. Yeri geldiğinde de:

Kıldan köprü yaptırmışsın
Gelsin kullar geçsin deyi
Hele biz şöyle duralım
Yiğit isen geç a Tanrı

diyen Kaygusuz’un taşlaması kadar olmasa da:

Birinin aklı yok deli divane
Bir kısmı muhtaçtır acı soğana
Bir kısmını zengin etmiş yan yana
Şimdi kendi saklanıyor sır gibi

ve

Türlü türlü dillerin var
Ne acaip hallerin var
Çok karanlık yolların var
Sırat köprün nerde senin

Kilisede despot keşiş
As’allahım oğlu demiş
Meryem Ana neyin imiş
Bu işin var bir de senin

diyecek kadar haksızlığa ve adaletsizliğe Tanrı bile olsa söyleyeceğinden geri durmaz.

“Veysel’in elinden tutulmasa, devlet desteği olmasa Veysel, Veysel olmazdı” diyenlere karşı yine ılımlı tavrını bozmadan, imalı bir şiirle:

Deli gönül değme çayda bulanmaz
Coşarsa dalgası kendinden olur
Dertsiz âşık diyar diyar dolanmaz
Gezdirir kavgası kendinden olur

Gönüle delidir demiştik baştan
Üşümez boran ıslanmaz yaştan
Boğulmaz denizden yanmış ateşten
Ateşi kor közü kendinden olur

Gönül bir deryadır dalgası dinmez
Her güzele meyil verip dost denmez
Taşıma su ile değirmen dönmez
Dökülür çarka su kendinden olur

Yüce dağlar ova gibi düzlenmez
Veysel muhannetten kerem gözlenmez
Tilki gölgesinde aslan gizlenmez
Yiğidin gölgesi kendinden olur

biçiminde yanıt verir.

O, ulus olmanın bilincine varmış bir ortamın sanatçısı tavrından hiç uzaklaşmamıştır. Hassastır:

Veysel bu sevdadan vaz geç dediler
Olup bitenleri yaz geç dediler
Sevdiğin kapıdan az geç dediler
Acı sözü sevdiğimden işittim

diyecek kadar da duygusaldır.

Veysel yergilerinde ne Pir Sultan, Dadaloğlu ve Köroğlu gibi sert, ne Karacaoğlan ve Emrah gibi yumuşak edalıdır. O, ikisinin arasında sertliği doğa sevgisi ve insan sevgisiyle özümletip eleştirilerini bilgece yapmıştır.

Veysel, kavga adamı olmamakla beraber, yeri geldiğinde 13. yüzyılda Timur’un Anadolu’yu istilasında yaptıklarını görünce, bir gönül adamı olan Yunus Emre’nin; Timur ve adamları için:

Yediği insan eti
İçtiği kan olısar

dediği gibi:

Beni hor görme kardeşim
Sen altınsan ben tunç muyum
Aynı vardan var olmuşuz
Sen gümüşsen ben saç mıyım

diyecek güçle sazına yaslanıp direnmesini bilen, gönül adamlığının yanı sıra yürek adamıdır.

Toplumun her kesiminde insanların Veysel’i sevip, ona sahip çıkması gerçekte onun ezilmiş Anadolu insanının ortak duygularını herkesin anlayabileceği bir dille, estetik bir potada yoğurup sunmasında yatmaktadır. Gerektiğinde Veysel, coşkun bir sel gibi akar, fakat etrafını yıkmaz.

El birlikle çalışalım vatana
Çok okul fabrika kuralım kardaş

dizeleriyle başlayan şiirinde de görüldüğü gibi onun toplum ve toplumsallık anlayışı ülke kalkınması için yapılması gereken çalışmalardır. Veysel, ülkenin kalkınması için bilgiye gereksinim olduğunu, bu amaçla eğitime önem verilmesini vurgulamış, köy enstitüleriyle halk evlerini savunmuştur.

Aldanma cahilin kuru lafına
Kültürsüz insanın külü yalandır..
Hükmetse dunyanın her tarafına
Arzusu hedefi yolu yalandır..

Kar suyundan süzen çeşme göl olmaz
Gül dikende biter diken gül olmaz
Vız vız eden her sineğin bal’olmaz
Peteksiz arının balı yalandır..

İnsan bir deryadır ilimle mahir
İlimsiz insanın şöhreti zahir
Cahilden iyilik beklenmez ahir
İşlediği amel hali yalandır..

Cahil okur amma alim olamaz
Kamillik ilmini herkes bilemez
Veysel bu sözlerin halka yaramaz
Sonra sana derler deli yalandır.

gibi deyişleri toplumun ilim ve fenne yönelmesi gerektiğinin ve kalkınmanın ancak bu yolla olabileceğinin işaretidir. Gözleri görmeyen, sazının ve sözünün gücü ile ayakta durabilen bir sanatçı olarak Veysel’den daha fazlası beklenmemelidir.

Âşık şiirinde de divan şiirinde olduğu gibi bülbüle benzemek, güle dönmek ortak unsurlardandır. Ne var ki, divan şairi gibi sanat yapma kaygısı hiçbir zaman ön planda tutulmamıştır. Bir deyişinde:

Nerde gençlikteki geçen çağlarım
Sustu bülbül gazel döker bağlarım
Her gün hatırlarım her gün ağlarım
Veysel ağlamanın zamanı geldi

biçiminde gül, bülbül motifine yer verirken, bir başka deyişinde:

Ey beni bu derde giriftar eden
Eski muhabbeti kaldırdın neden
Gönül ister kavuşmayı ölmeden
Gül olmasa bülbül ah ü zar etmez

diyerek sanki divan şiirinden esinlendiğini sezdirir. Oysa bu divandan etkilenme değil, Veysel’in gönül gözünün dışa vurumudur. O, gözü görmediği halde, doğanın, kırların ve çiçeklerin temiz havasını ince bir lirizmle dile ve tele dökmüştür. Veysel’in ilginçliği imgelerinin zenginliğinden gelmektedir.

Doğa ve evren Veysel için çok önemlidir.

Doğa bir bakıma onun için Tanrı’nın insanlara ve bütün canlılara verdiği en büyük armağandır. O, ormanların varlığını korunması gereğini vurgulamış, doğayı hep övmüştür.

Mart ayında sarı çiğdem açılır
Nisan gelir çayır çimen biçilir
Mayıs sonu yaylalara göçülür
Güzellere eda verir o çağlar

deyişi onun doğa güzellemelerindendir.

Veysel’e asıl ününü Anadolu insanını yakından ilgilendiren konular vermiştir.

Tarlam sana üçyüz fidan aşlasam
Tarla coşar fidan coşar el coşar
Gücüm yetse hemen işe başlasam
Kazma coşar kürek coşar bel coşar

dörtlüğüyle başlayan şiiri insan emeğinin toprakla bütünleşmesinin önemine dikkat çeken ifadelerdir. Anadolu insanını en çok saran, en güzel şiiri ise meşhur Toprak şiiridir. Veysel, derdini sazına döktüğü gibi yorgunluğunu, kırgınlığını, kahrını da toprağa döker.

Dağlar çiçek açar
Veysel dert açar

derken gönlündeki sırları tarlasında yeşeren otlara, ekinlere, bahçesinde filizlenen ağaçlara açmaktadır. Veysel’in şiirinde toprak sadık yardır. Onu bağrına basacak bir sığınaktır. Veysel’in toprağı toprak olarak sevmesi yanında vatan olarak sevmesi ve ona bağlanması da önemlidir.

Aslıma karışıp toprak olunca
Çiçek olur mezarımı süslerim

deyişi insanın topraktan yaratıldığı efsanesini vurgulamaktadır. Toprak şiirindeki “Kazma ile dövme” sözleri emek-üretim ilişkisini ustaca ortaya koymaktadır. Bu bilinçle söylenmiş bir şiirdir.

Âşık edebiyatında ustalığın belgesi öncelikle ele aldığı konuları en iyi biçimde işleyebilmesidir. Yoksa unutulup gider. Veysel’i unutulmaz kılan ele aldığı konuları özenle işleyişidir.

Çoğu kimse gurbet konusunu dizelerine aktarmıştır ama Veysel’in:

Yeni mektup aldım gül yüzlü yardan
Bekletme yolları gel diye yazmış
Sivralan köyünden bizim diyardan
Dağlar mor menevşe gül diye yazmış

deyişindeki doğallık ve rahatlığı herkes yakalayamamıştır.

Âşıklar, divan şairleri gibi mazmunları sık sık kullanmışlar, Erzurumlu Emrah, Âşık Ömer, Gevherî gibi kimileri ise o denli ustaca mazmunlara yer vermişler ki sanki usta bir divan şairi görünümüne bürünmüşlerdir. Bunlardan Gevheri’yi divan şairi sayanlar bile vardır.

Her iki disiplinde de göz siyahtır, sevgili daha çok kömür gözlü, mahur bakışlı, ahu gözlüdür. Gözler her ikisinde de çeşmeye ve yıldızlara benzetilir. Gözyaşları nedeniyle göz çeşme gibidir. Âşığın gözyaşları arttıkça sele, ırmağa benzer. Her iki disiplinde de boy-selvi (dal), yüz-ay (güneş), saç-kement (sırma), diş-inci, kirpik-ok, kaş-hilâl (yay) gibi olup mazmunlar ortak olarak kullanılmıştır. Bu mazmunların kimilerinin ustaca kullanıldığı Veysel’de de görülmektedir.

Örneğin:

Dudu diller inci dişler
Ahu gözler o bakışlar
Kesme kâkül sırma saçlar
Zülüfünde teller gördüm

biçimindeki dörtlük bunlardan sadece biridir.

Âşık şiirinde ve divan şiirinde büyük ölçüde konu birliği vardır. Her ikisinde de en çok tasavvuf ve aşk konuları işlenmiştir.

Gerek âşık gerekse divan şiirinde ortak olarak yer alan nasihat konusu âşık şiirinde daha fazla işlenmiştir.

Âşık çevresindeki kişilere göre daha bilge bir kişiliğe sahip olması nedeniyle nasihat ağırlıklı şiirlere daha çok yer vermiştir.

Veysel bir şiirinde:

Ya bir sanatkâr ol ya bir memur ol
Düşün her tarafı ehli salih ol
Eline geçeni harcama bol bol
Beyhude sarf olan altın tunç olur

ve bir şiirinde:

Olmak istiyorsan dünyada mesut
Hak’a halka yarayacak bir iş tut
Çalıştır oğlunu kızını okut
İnsan olmak için okumak gerek

diyerek hem nasihat etmiş, hem de bilgece yol göstermiştir.

Her iki tarzın temsilcileri de şiirlerini büyük ölçüde dini ve tasavvufi kültürün etkisi altında yazmışlar, şiirlerinde din ulularına ve tarihi kişilere büyük yer vermişlerdir. Veysel’e göre güzelliklerin hepsi Tanrı güzelliğidir. Âşık Veysel de Allah’ı ve bazı tarihi kişileri şöyle anmış:

Hayyam’a görünmüş kadehte meyde
Neyzen’e görünmüş kamışta neyde
Veysel’e görünmüş mevcut her şeyde
Ne sen var, ne ben var, bir tane Gaffar

ve bu deyişte

“Mansur enel Hak söyledi
Haktır sözü Hak söyledi”

dediği için derisi yüzülerek öldürülen Nesimî’ye atıf yaparak, Tanrı’nın her zerrede var olduğunu dile getirip tasavvuf felsefesini tümüyle benimsediğini vurgulamıştır.

Bir şiirindeki:

Herkese gizlidir bu sırrı hikmet
Her nesnede vardır bir türlü ibret
Veysel’i söyletir bir büyük kuvvet
Söyleyen ne söyleten ne sözler ne

dizeleri de tasavvuf felsefesini yansıtan unsurlar taşımaktadır.

Tasavvuf, sevgiye ve iç arınmasına bağlıdır.

Ortadan kalkardı günah musibet
Âşikâr olurdu hak ile hakikat
Herkes için açık olurdu cennet
İşte hile, sözde yalan olmasa

diyerek, tasavvufa bağlananların hile ve yalandan uzak durmalarını istemiştir.

Veysel’in tasavvuf felsefesi dahilinde söylediği en iyi şiirlerden biri de Uzun ince bir yoldayım şiiridir. Veysel, Alevi-Bektaşi geleneği içinde yetişmiş olmasına rağmen 40 yaşına kadar olan şiirlerinde Alevi-Bektaşi felsefesi de tasavvuf da yukarıdaki dörtlüklerdeki yürekli davranış da sezilmez. Ancak 40 yaşından sonra tasavvuf konularından söz eder. Bunun ana nedeni bana göre yanlış anlaşılmak, kendisine değer veren ve elinden tutan kişilerin konumları, yaptığı saz öğretmenliğini kaybetme korkusu, toplumdaki siyasi görüş ayrılığı içindeki durum sayılabilir.

İleri yaşta tasavvuf felsefesini yaşamına sindiren Veysel:

Dalgın dalgın seyredeyim alemi
Renkler ne çiçekler ne koku ne
Bir arama yaptı kendi kafamı
Görünen ne gösteren ne gören ne

ve

Veysel’i söyleten sen oldun mutlak
Gezer daldan dala yorulur ahmak
Sen ağaç olmuşsun biz yeşil yaprak
Meyvede çekirdek sen varsın orda

diyerek sanki sohbet eder.

O, işlevi itibariyle hem mutasavvıf hem de lirik bir âşıktır.

Metin Turan’ın bir yazısında belirttiği gibi:

“Âşık Veysel’i radikal bir ozan olarak göremeyiz. Daha dingin, söyleneni kırla kent arasındaki geçişe oturtmuş bir ozan olarak görebiliriz Veysel’i. İçlidir, kimi zorlama övgü şiirlerinin, özellikle şahıslara yazılmış olanlar dışında, onda müthiş bir şiirsellik, çağımızın ozanlarını bile kıskandıracak duyarlık vardır”.[10]

Çok eski bir tarihe kadar uzanan ve çok geniş bir coğrafi alan içinde varlığını sürdürüp gelişen kültürümüzün daima bir bütünlük gösterdiği görülmektedir.

Bu bütünlük içinde her biri birer edebi disiplin olan halk şiiri, divan şiiri ve günümüz şiiri doğal olarak birbirinden etkilenmiştir.

Âşıklar divan şiirine özenerek aruz ölçüsüyle de şiirler yazmışlar, şiirlerinde evliya ve enbiya menkıbelerine yer vermişler, nazireler söylemeye başlamışlar, zorunlu olarak mahlas kullanmışlardır. Âşık şiiri de kendinde olan birçok malzemeyi hem divan şiirine hem de günümüz şiirine aktarmıştır.

Bunların yanı sıra etkileşim yolu ile usta âşıkların söylemlerine yakın şiir söyleyen ve önceki usta bir âşığı anımsatan deyişlere sıkça rastlanmıştır.

Bu etkiden doğal olarak Veysel’in de nasiplendiği görülür. Âşık Kerem, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan, Erzurumlu Emrah ve Ruhsatî Âşık Veysel üzerine etki eden aşıkların başında gelmektedir.

Örneğin:

“Seversen Mevlâyı ağlatma bizi” (Pir Sultan)
Mevlâyı seversen ağlatma beni (Veysel)

**

“Bilmem hayal midir yoksa düş gibi” (Pir Sultan)
Bilmem hayal mıydı yoksa düş müydü (Veysel)

**

“Yel estikçe aşka gelir sallanır
Mart ayında yeşillenir ağaçlar” (Pir Sultan)

Yel estikçe dalgalanır dalları
Mart ayında yeşillenir ağaçlar (Veysel)

**

“Taramış zülfünü dökmüş bir yana” (Karacaoğlan)
Taramış zülfünü dökmüş gerdana (Veysel)

**

“Ilgıt ılgıt esen seher yelleri” (Karacaoğlan)
Ilgıt ılgıt esen seher yelleri (Veysel)

**

“Kan ile yoğrulmuş temelim binam” (Karacaoğlan)
Gam ile yoğrulmuş temelim binam (Veysel)

**

“Ayrı düştüm vatanımdan ilimden” (Erzurumlu Emrah)
Ayrı düştüm vatanımdan ilimden (Veysel)

**

“Başım ayık değil kederden yastan” (Ruhsatî)
Başım hali değil kederden gamdan (Veysel)

**

Gam ile yoğrulmuş şu benim binam (Âşık Kerem)
Gam ile yoğrulmuş temelim binam (Veysel)

**

Yüz bin öğüt versen biri kâr etmez (Âşık Kerem)
Yüz bin öğüt versen biri kâr etmez (Veysel)

bu benzerlikleri çoğaltmak mümkündür. Çünkü gözleri görmeyen ve ümmi bir âşık olan Veysel’de bu benzemeler aslında dinleyerek kulağına, kafasına ve yüreğine nakış nakış işlenen usta âşıkların şiirlerinden bazı parçaların dışa vurumudur.

Yoksa Veysel, bilerek Emrah’ın ya da Ruhsatî’nin bir dizesini alıp da şiirinde kullanmaya kalkmamıştır. Veysel, etki altında kaldığı kadar da kendinden sonraki âşıkları etkilemiştir. Örneğin, Veysel’in;

Nice güzellere bağlandım kaldım
Ne bir vefa gördüm ne faydalandım

biçimindeki söyleyişinin Gemerekli Âşık Işık’ta:

“Nice kullarına ortakçı oldum
Ne bir vefa gördüm ne faydalandım”

biçiminde görünüşü; Veysel’in:

Gören âşıkları yakar ateşe

biçimindeki dizesinin;

“Gören âşıkları yakar ateşe”

biçiminde Hüseyin Çırakman’da aynen gürünüşü bu etkinin işaretlerindendir.

Veysel, bağlı bulunduğu ve özenle sürdürdüğü âşık edebiyatı geleneği içinde, karanlık evreninden ışıklı bir dünya görüşü çıkarabilmeyi başarmış ender kişilerdendir.

O, eski biçimiyle yeni özü bulmuş ve kalıcı deyişler söyleyebilmiştir.

Küçük yaşta gözlerini kaybeden, hiçbir öğrenim görmeyen Veysel, bütün bilgilerini etrafındaki Kemterî, Veli gibi her biri yörenin usta âşıkları olan saz ustalarının şiirlerini dinleyerek çevresinden edinmiştir. Bu halk geleneğine bağlı gerçek kültürüdür. Veysel, kimilerinin dediği gibi âşıklar zincirinin son halkası değil, uzayıp giden âşıklar zincirinin en önemli halkalarından biridir. O, yaşamında kaldığı parlaklık ölçüsünde hep dile getirdiği zöhre yıldızı gibi parlak kalacaktır.

[1] Muzaffer Uyguner: Âşık Veysel. Ankara 1990: 20-21 (Erdal Öz’ün, 19 Ocak 1963 günkü radyo programından alınan bölüm)

[2] Ruhi Su: “Âşık Veysel” Yelken, Nisan 194 (1973): 14.

[3] Ozan Naçari: Anadolu Kültürü ve Ozanlarımız. Ankara 1995: 34.

[4] Mehmet Yardımcı: Halk Şiiri – Âşık Şiiri -Tekke Şiiri, Ankara 2002: 171.

[5] Zeki Oral: Tokatlı Nuri. İst.anbul.

[6] Mehmet Yardımcı; Hayrettin İvgin: Zileli Âşık Ceyhunî Hayatı Sanatı Şiirleri ve Diğer Ceyhunî’ler. Ankara 1996: 52.

[7] Gülağ Öz: “Hıdır Dede ve Zakirlik Geleneği” Dost Dost Dergisi, 13: 40.

[8] Muzaffer Uyguner: Âşık Veysel. Ankara 1990: 19.

[9] Ali Rıza Önder: “Kastamonulu İhsan Ozanoğlu” TFA 16 (1976) 318: 7544.

[10] Metin Turan: Dost Dost dergisi, S.1 (1993): 29.

Adana Âşıklık Geleneği ve Âşık Fasılları

0

Erman Artun

Türkler, sık sık yurt değiştirerek çok geniş bir alana yayılmışlar, bir çok kültür ve dinin etkisi altında kalarak farklı uygarlıklar yaşamışlardır. Bunun sonucu olarak Orta Asya’dan günümüze değişen, gelişen bir geleneğe bağlı bir edebiyatları olmuştur.[1]

Halk şiir geleneği Türk kültürünün tarih içinde görünümü, değişmesi ve gelişmesine paralel olarak bir değişim ve gelişim içinde olmuştur. Aynı uygarlığa bağlı kültürler, aynı dünya görüşünde birleşirler. Bir uygarlığa bağlı dünya görüşü de o uygarlığa özgü bir edebiyat anlayışı doğurur.[2] Edebi eserler, yaşayan kültür topluluğunun kendilerine özgü ortak dünya görüşüne ve değerler sistemine göre şekillenir.[3] Kültür kaynaklarının Orta Asya’dan Anadolu’ya çağlar boyu süren bir zaman süreci içinde halk şiir geleneğini şekillendirici bir etkisi vardır. Kültür her toplumsal öğede yansımasını bulan dokudur.[4] Kültürleşme adı verilen evrensel süreçte kültür varlıkları yeniyi alarak değişir, gelişir.[5]

Ozan – baksı veya destan geleneği diye adlandırabileceğimiz İslamiyet öncesi halk edebiyatı geleneği Anadolu’da İslamiyet kültür potasında şekillenerek yeni bir hayat anlayışı ve zevkine cevap verecek biçim ve öz kazanmıştır. Anadolu’da ozan – baksı geleneği yerini yeni bir kültürde oluşan yeni bir sanatçı tipine ve kültürün beğenisine cevap verecek “Âşık Edebiyatı” olarak adlandırılan bir geleneğe bırakmıştır.

Adana, âşıklık geleneğinin sürdürüldüğü bir kaç ilden biridir. Âşıklık geleneği Adana kültür varlığının önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Adana’da âşıklar, sazlı (telden) sazsız (dilden), doğaçlama yoluyla, kalemle (yazarak) veya bir kaç özelliği birden taşıyan geleneğe bağlı olarak şiir söyleyenlere Âşık, bu söyleme biçimine Âşıklık – Âşıklama, âşıkları yönlendiren kurallar bütününe de Âşıklık Geleneği adını veriyorlar.

Adana âşıklık geleneğini incelemeye başladığımızda Karacaoğlan’dan başlayarak, Adana’da âşıklığın canlandığı 1966 Konya Âşıklar Bayramı’na kadar geçen süre içindeki âşıkların pek çoğunun unutulduğunu tespit ettik. Sözlü ve yazılı kaynaklardan otuz eski âşığın varlığını belirledik.

Çalışmamızın başında “Âşık kimdir?” sorusu bizi düşündürdü. Ortaya iki değerlendirme çıkmıştı. Birincisi, âşıklık geleneğindeki âşık tanımlaması, ikincisi, Adana yöresindeki âşık tanımlaması. Gelenekteki tanımlamaya göre âşıklar, saz çalıp çalamama, atışma, karşılaşma yapıp yapamama, doğaçtan şiir söyleyip söyleyememe, usta çırak ilişkisi içinde yetişip yetişememe vb. gibi geleneksel ölçülerle birbirlerinden ayrılırlar. Biz kendilerini âşık kabul edenleri ve toplumun kendilerini âşık nitelendirdiklerini “âşık” olarak aldık. Eski gelenek ölçülerini aradığımızda geleneği büyük bir özveriyle sürdürmeye çalışan âşıkların bir bölümünün dışlanacağı ve bunun da sağlıklı bir değerlendirme olamayacağı kanısına vardık. Zaten âşıklar da gelenek içindeki yerlerini geleneğe bağlı oldukları ölçüde ve sanatlarının gücü oranında alacaklardı.

Yıllardır sürdürdüğümüz Adana âşıklık geleneğiyle ilgili çalışmamızda ikiyüz civarında olduğunu belirlediğimiz âşıkların seksenini arşivleyebildik. Âşıklarla yaşadıkları yöre arasında bir bağ vardır. Âşıkları doğum yerlerine göre ayırıp Adana âşıklık geleneğinde yetişen, şekillenen veya geleneğe katkıda bulunan kendini Adanalı olarak kabul eden Adana doğumlu olmayan âşıkları geleneğin dışında saymak yanlıştır. Bu nedenle Karacaoğlan’dan günümüze âşıkları sıralarken onları göz ardı etmedik.

  1. Karacaoğlan’dan Günümüze Adana Âşıklık Geleneğinde Âşıklar

1.1 Adanalı Âşıklar

Âşık Karacaoğlan, Âşık Dadaloğlu, Âşık Küşadi, Âşık Ali Nasibi Baba, Âşık Mahfi, Âşık Selami, Âşık Abdurrahman, Âşık İbrahim Necati, Âşık Çelebizade Halil, Âşık Meydani Mehmet, Âşık Fahri, Âşık İbrahim Ozan, Âşık Meyyiti, Âşık Kozanlı Hamit Hakkı, Âşık Hacı Sözdoğuran, Âşık İsmail Çoşar, Âşık Fatma Behice Batur, Âşık Mehmet Halaçoğlu, Âşık Mahmut Tunar, Âşık Fakir Kul, Adanalı Âşık Veli, Âşık Mehmet Taştepe, Âşık Muhiddin Asarkaya, Âşık Tufan Güvel, Âşık Hasan Turan, Âşık Hazım Demirci, Âşık Mustafa Arif Arık, Âşık Kazoğlu Mehmet, Âşık Halil Karabulut, Âşık İbrahim Davutluoğlu, Âşık Mehmet İlbars, Âşık Adil Özkale, Âşık Ali Koca, Âşık Köroğlu, Âşık Galip Micozkadıoğlu, Âşık Muzaffer Çağlayan, Âşık Ali Şahin, Âşık Mehmet Cihangiroğlu, Âşık Hüseyin Kaçıran, Âşık Kul Mustafa, Âşık Dertli Kazım, Âşık Duran Şıhlıoğlu, Âşık Dertli Mahmut, Âşık Ferrahi, Âşık Fidani, Âşık Abdulvahab Kocaman, Âşık Mehmet Siligünlü, Âşık Ömer Koca, Âşık Ali İlhami, Âşık Ayşe Çağlayan, Âşık İbrahim Arslantaş, Âşık Abdulcabbar Yurt, Âşık Nizami, Âşık Feymani, Âşık Osman Taştan, Âşık Hacı Karakılçık, Âşık Mehmet Türkmenoğlu, Âşık Ali Limoncu, Âşık Mahmut Anılan, Âşık Osman Özfidan, Âşık Ömer Koca, Âşık Bilal Ceylan, Âşık Cemil Şençalar, Âşık Ali Anbarcı, Âşık Ahmet İmami, Âşık Eyüp Tadil, Âşık Osman Kurt, Âşık Hakkı Tanrıkulu, Âşık Nizamettin Özcan, Âşık Osman Akçay, Âşık Mustafa Polat, vb.

1.2 Adana’ya Diğer Yörelerden Gelen Âşıklar

Âşık Kederi, Âşık Hasibe Hatun, Âşık Hüseyin, Âşık Derdi Derya, Âşık Hüdai, Âşık İbrahim Saltan, Âşık Haydar Aslan, Âşık Musa Karakaş, Âşık Selman Albay, Âşık Saim Özdal, Âşık Musa Sevmez, Âşık Veli Özbilgili, Âşık Aslan Aktemur, Âşık Salih Oçan, Âşık Alihan Yiğit, Âşık İsmail Çoşar, vb.

1.3 Hayatları Hakkında Kesin Bilgi Sahibi Olamadığımız Âşıklar

Âşık Mayıl, Âşık Öksüz Ali, Âşık Yiğen Ali, Âşık Cingözoğlu Seyit Osman, Âşık Güferi, Âşık Deli Boran, Âşık Elbeylioğlu, Âşık Gündeşlioğlu, Âşık Derdiçok, Âşık Kamer, vb.

  1. Adana Âşıklık Geleneği

2.1 Yetişme Ortamları

Adana âşıklık geleneği, güzelleme, semai, koçaklama, taşlama, destan, dini tasavvufi şiirler söyleyen âşıklar ve deyiş, güzelleme söyleyen âşıklar olmak üzere iki koldan yürümektedir. Adanalı âşıkların bir bölümü saz, söz ve doğaçlama birlikteliğine uyarak geleneğin bütün özelliklerini taşımaktadırlar. Âşıkların bir bölümü doğaçlama yapmadan saz ve sözle, yeni âşıkların bir bölümü de usta malı deyiş söyleyerek geleneği yaşatmaktadırlar. Âşıkların bir bölümü ise Adana dışında doğmuştur. Yetiştikleri kültür Adana âşıklık geleneği içinde olduğu için bu âşıkları Adanalı âşıklar olarak niteledik.

Adana, son kırk yıl öncesine kadar dışa kapalı bir yapıya sahip olduğu için âşıklık geleneğinin korunduğu bir yöre olmuştur. Doğulu âşıklarda olduğu gibi usta-çırak ilişkisi ve gezici âşıklık geleneği olmaması nedeniyle âşıklar dar çevrede tanınmıştır. Bu da âşıkların birbirlerini tanıyıp bilgi, kültür alışverişini engelleyerek geleneğin köklenip yaygınlaşmasını önlemiştir.

Adanalı âşıklar, Karacaoğlan, Dadaloğlu türküleri dinleyerek, eski âşıklara ait usta malı türküleri çığırarak geleneği öğrenmişlerdir. Ayrıca yörede yaygın olarak anlatılan Karacaoğlan, Dadaloğlu, Gündeşlioğlu, İlbeylioğlu, Deliboran, Kerem ile Aslı, Ferhad ile Şirin, Köroğlu vb. üzerine anlatılan türkülü halk hikâyeleri âşıklığa hevesli gençleri âşıklığa hazırlayan etkenlerden biri olmuştur. 1950’li yıllarda gezginci âşık olarak Adana’ya gelen ve Adana’yı köy köy gezen Âşık Hüseyin, Âşık Veysel ve Âşık Ali İzzet Anadolu âşıklık geleneğini Adana âşıklarına tanıtarak Adana âşıklık geleneğine katkılarda bulunmuşlardır.

Âşıklık geleneği yalnızca çalıp söylemeye dayanmayan usta âşık tarafından öğretilmesi gereken bir iştir. Bir kişinin âşık olarak nitelenebilmesi için çağlar boyu gelişen geleneğe uyması gerekir.[6] Âşık edebiyatının en belirgin özelliği âşıklık geleneğiyle bireysel yaratıcılığı bir arada uygulamasıdır.[7] Çerçevesi gelenekle belirlenip bireysel yaratıcılıkla beslenir. Âşık edebiyatı usta-çırak ilişkisiyle geleneği taşıyan usta âşıkları dinleyen âşık adaylarının usta malı deyişleri ve hikâyelerini doğru öğrenip gelecek kuşaklara aktarmalarıyla günümüze gelmiştir.[8] Âşıklık geleneği, İslam düşüncesini taşıyan kurumlara dayanıyordu. Kurumlar kalkınca gelenek yok olmağa yüz tutmuştur.[9] Âşık tarzını besleyen kaynaklar her geçen gün biraz daha kaybolmaktadır.[10] Göçlerle Adana’ya gelen âşıklar Anadolu âşıklık geleneğini Adana’ya taşımışlar. Gavurdağlı âşıkların da yöreye göç etmeleriyle gelenek beslenmiştir. 1960 yıllarından sonra çevreye açılan birbirlerini tanıyan âşıklar köklü bir gelenek oluşturmağa başlamışlardır.

2.2 Âşıklığa Başlama

2.2.1 Karacaoğlan Geleneği

Adana âşıklık geleneğinde âşıkların âşıklığa başlamalarında Karacaoğlan geleneğinin büyük etkisi vardır. Buna “Karacaoğlan çığırmak” adı verilir. Âşıklar Karacaoğlan’dan türküler dinleyerek ve söyleyerek yetiştiklerini söylüyorlar.[11] Karacaoğlan, 16 yüzyıldan sonra Anadolu’da oluşan âşık edebiyatında yaygın bir gelenek bırakmış en önde gelen âşıklardandır.[12] Karacaoğlan çevresinden aldığı ilhamları, yaşama sevincini, arzularını, duygularını çağdaşlarına göre güçlü ve özgün bir anlatımla işlemiştir. Bu söz ustasının şiirlerinin günümüzde bütün canlılığıyla yaşaması onun ne derece başarılı olduğunun kanıtıdır. Karacaoğlan özgün üslubu, canlı edasıyla içtenliğiyle, hayatı algılamasıyla halk şiir geleneğinin doruğunda bir âşıktır.[13] Karacaoğlan güney illerinde destan kahramanı olarak kabul görmüş zaman içinde velilere özgü özellikler atfedilmiştir. Mutlu günler Karacaoğlan türküleriyle kutlanırken, hastalara Karacaoğlan türkülerinin şifa vereceğine inanılmıştır.[14]Aynı tesbite diğer araştırmacılar da katılıyorlar.[15] Karacaoğlan âşıklarca Çukurova’da ilk âşık bilinir. Hayatı etrafında menkabeler örülmüştür. Adanalı âşıklarca Karacaoğlan öylesine kutsallaştırılmıştır ki, onun son zamanlarında sazını bir ardıcın dalına astığına, Yediler Mağarası’na girip sır olduğuna, rüzgarda çam ve ardıç ağaçlarının çıkardığı seslerin onun sazının sesi olduğuna inanılır. [16]

Adana âşıklık geleneğinde Karacaoğlan’la Dadaloğlu bugün çoğu unutulmuş yüzlerce âşığı etkilemiştir. Onlardan sonra gelen âşıklar onların çizdiği güney tablolarına pek az yeni renk ve çizgi ilave edebilmişlerdir. Karacaoğlan’ı bilmek güney yurt manzaralarıyla çerçevelenmiş, insan manzaralarını dokumuş Çukurova şiirini bilmek demektir. Sözlü rivayetlerden Karacaoğlan’ın uzun âşıklık yaşamında çok dolaşıp şiirlerini dokuduğunu biliyoruz. Konar göçer Türkmen illeri gibi, Karacaoğlan da Toroslar, Gavur Dağları, İç Anadolu, Fırat Vadisine giderek bu toprakların kültürlerini birinden ötekine taşımıştır.[17]

Karacaoğlan’ın şiirleri, kendisinden sonra gelen âşıkları beslemiştir. O çığır açıcı bir sanatçıdır, âşıkların duygu ve düşüncelerine, tabiat ve insana bakışlarına, şiir dillerine biçim vermiştir.[18] Karacaoğlan güzeli soyutlamadan anlatmıştır. O, şiirlerinde Çukurova’nın kültür ve geleneğini yansıtmıştır. Onun şiir gücü bu zengin katılımla birleşince kendisinden sonra âşıkları etkileyip bir gelenek oluşturacak şiiri bulmuştur.[19] Karacaoğlan, Adana âşıklık geleneğinin oluşmasında, bu gelenek içinde yetişen âşıkların şekillenmesinde geçmişten günümüze kalan tarihi ve kültürel mirasın yanı sıra önemli bir rol oynamıştır.

Öğütleme

Dinle sana bir nasihat edeyim
Hatırdan gönülden geçici olma
Yiğidin başına bir iş gelende
Onu yad ellere açıcı olma

Mecliste arif ol kelamı dinle
El iki söylerse sen birin söyle
Elinden geldikçe iyilik eyle
Hatıra dokunup yıkıcı olma

Dokunur hatıra kendisin bilmez
Asilzadelerden hiç kemlik gelmez
Sen iyilik et de o zayi olmaz
Darılıp da başa kakıcı olma

El ariftir yoklar senin bendini
Dağıtırlar tuzağını fendini
Alçaklarda otur gözet kendini
Katı yükseklerde uçucu olma

Muradım nasihat bunda söylemek
Size layık olan bunu dinlemek
Sev seni seveni zay etme emek
Sevenin sözünden geçici olma

Karacaoğlan söyler sözün pişirir
Aşkın deryasını boydan aşırır
Seni bir mecliste hacil düşürür
Kötülerle konup göçücü olma

Karacaoğlan

Semai

İncecikten bir kar yağar
Tozar Elif Elif diye
Deli gönül abdal olmuş
Gezer Elif Elif diye

Elifin uğru nakışlı
Yavru balaban bakışlı
Yayla çiçeği kokuşlu
Kokar Elif Elif diye

Elif kaşlarını çatar
Gamzesi bağrıma batar
Ak elleri kalem tutar
Yazar Elif Elif diye

Evlerinin önü çardak
Elif’in elinde bardak
Sanki yeşil başlı ördek
Yüzer Elif Elif diye

Karac’oğlan eğmelerin
Gönül sevmez değmelerin
İliklenmiş düğmelerin
Çözer Elif Elif diye

Karacaoğlan

2.2.2 Dadaloğlu Geleneği

Dadaloğlu, Çukurova’da konar göçer Türkmen toplulukları arasından yetişmiş, çağına damgasını vurmuş bir âşıktır. Dadaloğlu göçebe âşıktır. Göçebe hayatı, Güneyde yaşayan âşıklarda kuvvetli izler bırakmıştır. 19. yüzyılda Çukurova’da Fırka-i islahiye birliği göçebe zümreleri yerleşik hayata mecbur etmesiyle konar göçerlerle yer yer çatışmalar olmuş, yeni yaşama biçimine geçmek istemeyen aşiretlerin direnmeleri âşıkların şiirlerine konu olmuştur.

Dadaloğlu’nun koçaklamalarında epik bir söyleyiş göze çarpar. O, 19 yüzyıl âşıkları içinde konar göçer Türkmen aşiretlerinin geleneksel dünyasını, törelerini yansıtan şiirleriyle etkinleşir. Âşık, yiğitlik, soyluluk, dayanışma gibi değerlerin değişmeğe başladığı bir çağda bu değerleri savunan bir aşiret âşığı olarak öne çıkar. Dadaloğlu’nun şiirlerinde zorunlu iskânı kabullenememe ve toprağa bağlı yaşama uyum gösterememe iki önemli olgudur. Kavga şiirlerindeki epik söyleyiş, iskân sonrası şiirlerde yerini lirizme ve bazen de duygusal bir içlenmeye bırakır.

Dadaloğlu içinde yaşadığı toplumun sözcüsü olmuş, göçebe yaşamın doğal söyleyiş biçimiyle lirizmi yakalamış kendisinden sonra gelen âşıkları etkileyerek Çukurova âşık şiirinde gelenek oluşturmuştur.

Yiğitleme

Kalktı göç eyledi Avşar elleri
Ağır ağır giden eller bizimdir
Arap atlar yakın eder ırağı
Yüce dağdan aşan yollar bizimdir

Belimizde kılıcımız kirmani
Taşı deler mızrağımın temreni
Hakkımızda devlet etmiş fermanı
Ferman padişahın dağlar bizimdir

Dadaloğlu’m yarın kavga kurulur
Öter tüfek davlumbazlar vurulur
Nice koç yiğitler yere serilir
Ölen ölür kalan sağlar bizimdir

Dadaloğlu

Ağıt

Can evimden vurdu felek neyleyim
Ben ağlarım çelik teller iniler
Ben almadım toprak aldı koynuna
Yarim diyen bülbül diller iniler

Doya doya meh cemalin görmedim
Saçlarını çözüp çözüp örmedim
Bir gececik sefasını sürmedim
Sarmadığım ince teller iniler

Kara olur okçuların yoncası
Görülmemiş bu dünyada buncası
Açılmadan kopup düştü goncası
Bahar ağlar açan güller iniler

Gider oldum Avşar ili yoluna
Bakmam gayrı bu diyarın gülüne
Karaları taksın çapar koluna
Yağız atlı nice kollar iniler

Varayım da mezarına varayım
Baş ucunda el kavşurup durayım
Bıktın mıydı benden deyip sorayım
Mezarına giden yollar iniler

Yürü bre Dadaloğlu’m yürü git
Dertli dertli Çukurova yolunu tut
Bunda suçun varsa Hakka tevbe et
De ki gayrı bizim iller iniler

Dadaloğlu

2.2.3 Usta – Çırak İlişkisi

Âşık edebiyatının yüzyıllar boyu yaşatılan geleneklerinden biri de çırak yetiştirme geleneğidir. Usta âşık saza ve söze yeteneği olan istekli bir genci çırak edinir, yanında gezdirir. Saz ve söz meclislerine sokar. Günü gelince mahlasını verir. Çırak da çalıp söylemeye başlar, meclislerde ustasının şiirleriyle söze başlar, izinden gider.[20] Adana’da köklü usta-çırak ilişkisi yoktur. Son yıllarda Doğulu âşıkların etkisiyle canlanmağa başlamıştır. Belli kurallara, disipline sahip değildir. Bir ustanın yanına kapılanıp yıllarca yanında kalan, ondan ayak almayı, saz çalmayı öğrenen, mahlas alan, ustasıyla diyar diyar dolaşan ve icazet aldıktan sonra Adana’yı terk ederek şiir söyleyen âşık yoktur.

Adana’da âşıklığa hevesli gençler yakın çevrelerindeki âşıklardan belli ölçülerde geleneği öğrenirler. Usta âşıklar gençlere rehber olurlar. Adana âşıklık geleneğinde ustalık, âşıkların etkilenip örnek aldıkları âşıklar anlamındadır. Ayrıca Adana âşıklık geleneğinde âşık kolu oluşturacak kuvvetli iz bırakan usta-çırak ilişkisi yoktur.

2.2.4 Rüya Motifi

Rüya motifi âşıklık geleneğinde sık karşılaşılan bir motiftir. Bazı âşıklar maddi aşktan manevi aşka geçerken, saz çalıp söylemeye başlarken ilahi araçlarla yani bir mürşidin, bir pirin, Hızır Peygamber’in vb. rüyada tecellisiyle âşık olup saz çalmağa başladıklarını söylerler. Bunların ilham kaynakları halkın değerlendirmesine göre ilahidir.[21] Bir araştırmacımız rüyalar ve şamanların sihri din hayatını çevreleyen öğelerin Anadolu mistisizminde aracı rolü üstlendiğine değiniyor.[22] Halk hikâyelerinde de rüya motifi görülür.[23] Âşıklar için rüya motifi bir hareket ve başlangıç noktasıdır.[24] Adana âşıklarında rüya nedeniyle âşık olma oldukça yaygındır. Bazı âşıklar gelenek gereği rüyasını anlatmamakta, bazısı rüyasını hatırlayamamakta, bazısı her gece rüyasında saz çaldığını, bazısı da pir elinden dolu içtiğini söylemektedir. Bazı âşıklar da badeli âşıklığa inanmamaktadır. Adana âşıkları arasında onyedi âşık rüya sonrasında âşık olduğu söylemektedir.

2.3 Mahlas Alma (Tapşırma)

Âşıklık geleneğinde mahlas kullanma, geleneğe bağlı bir kuraldır. Âşıkların büyük çoğunluğu mahlas kullanırlar. Adana âşıklık geleneğinde usta-çırak ilişkisi gelenekselleşmediği için çoğunlukla âşıklar mahlaslarını kendileri seçerler.Adanalı âşıkları mahlas alışlarına göre şu gruplarda toplayabiliriz:

a) Mahlaslarını kendi seçenler

b) Adını tapşıranlar

c) Soyadını tapşıranlar

d) Birden fazla mahlas kullananlar

e) Rüyaya bağlı olarak mahlas alanlar

f) Mahlasları ustaları tarafından verilenler

g) Mahlas kullanmayanlar

2.4 Saz

Âşıklık geleneğinde sazın önemli bir yeri vardır. Adeta saz ve söz bütünleşmiştir. Âşıkların büyük bir çoğunluğu saz çalarken bazı âşıkların saz çalamadıklarını biliyoruz. Günümüz Adana âşıklık geleneğinde saz önemli bir yer tutuyor. Bugün âşıkların çoğu saz çalıyor. Adana’da 1960’lı yılların sonuna kadar sazın topluluklar arasında çalınması hoş görülmemiş. Adanalı âşıkların 1960’lı yıllardan sonra doğulu âşıklarla tanışmalarından sonra yaygınlaşmağa başlamıştır. Topluluk önünde ilk saz çalan âşıklar Âşık Ferrahi, Âşık Feymani ve Âşık Hacı Karakılçık’tır.

2.5 Değerlendirme

Âşıklardan öğrendiğimize göre eskiden her obanın bir âşığı varmış. Âşıksız şenlik ve düğün düşünülemezmiş. Düğünlerde kız ve erkek tarafının âşıklarının atışması âdetmiş. Bu bilgiler bize Adana’da âşıklık geleneğinin eskilere dayandığını gösteriyor. Adana âşıklık geleneğinde 1966 yılında ilk kez Konya’da yapılan “Türkiye Âşıklar Bayramı” bir dönüm noktası olmuştur. Adanalı âşıklar Türkiye’nin çeşitli yerlerinden gelen âşıklarla tanışıp diğer yörelerin âşıklık geleneklerini tanıyınca bilgi, alışveriş sonunda gelenekçe yeni bir yapı oluşmaya başlamıştır.

Adanalı âşıklar şiirlerini “aşk, gurbet, ölüm, toplumsal sorunlar, zamandan yakınma, doğa, yoksulluk, kader, dert, sevinç vb.” konularda yazarlar. Dini şiirlerinde tarikata bağlılıktan çok dini duygular dile getirilir. Adanalı âşıklar toplumsal değişim ve gelişimin farkındalar. Bu değişimi yakalayıp, halkın beğenisini kazanmazlarsa, geleneğin eski canlılıkla süremeyeceğinin bilincindeler. Toplumdaki değişim ve gelişim olgusu âşıkları da bir değişim sürecine soktu. Ancak âşıklar yeni kitleleri kucaklayacak bir yenileşme hareketini başlatamadılar.

Adana âşıklık geleneğinin geleceği hakkında bir yargıya varmak için zaman erkendir. Adanalı âşıklar halktaki gelişim ve değişimi yakaladıklarında yeni özü ve biçimiyle gelenek yaşamağa devam edecektir. Adana âşıklık geleneği yeni bir oluşuma yeni bir terkibe doğru gitmektedir.

  1. Adana Âşık Toplantıları

Türkiye âşıklık geleneğinde belli yörelerde “karşılaşma”, “deyişme”, “atışma” veya “karşıberi” gibi adlar adı altında toplanan sistemli deyişmeler en az iki âşığın dinleyici huzurunda veya herhangi bir yerde karşı karşıya gelerek, birbirlerini sazda ve sözde belli prensipler içinde denemeleri esasına dayanmaktadır.[25] Atışmalar âşıklık geleneğinde önemlidir. Âşığın tanınması ünlü bir âşıkla atışıp onu yenmesine (bağlama) bağlıdır.[26] Atışmalar ezgilerden ve icra geleneğinden ayrılmaz.[27] Âşıklar atışmalarda ayak açma sırasında sazıyla karşısındaki âşığa “ezgi ayağı” verir.[28]

Adana âşıklık geleneğinde sistemli bir icra geleneği yoktur. Atışmalarda eski gelenek tamamiyle olmasa da devam ediyor. Eski atışma geleneği sorulu cevaplı biçimdeymiş. Genellikle dini konularda sorular sorulurmuş. Cevap veremeyen âşık mat olur, sazı elinden alınırmış. Ayakları kendileri verirlermiş. Bugün ise muamma ayrı bir yarışma dalıdır. Eski gelenekte atışmaya başlayan kaç dörtlük söyleyeceğini söyler, atışmayı son dörtlükte mahlasını söyleyerek bitirirmiş. Günümüzde atışan her iki âşık sırayla dörtlüklerini söylerler. Atışmalar sorulu cevaplı, taşlamalı ve nazire şeklinde olabilir.

3.1 Âşıkların Atışmalarından Örnekler

Kul Mustafa:

Feymani seninle cenge girelim
Amma sözlerime darılmayasın
Gücün ne kadarsa o kadar yüklen
Yokuşun dibinde yorulmayasın

Feymani:

Muhabbet cenginde söz silahını
Giyinip kuşanıp kurulmayasın
Dikkat et ileride deniz var
Düşünce yılana sarılmayasın

Kul Mustafa:

Kim olduğun gidip sormam elinden
Ayarın ne ölçeceğim dilinden
Malın mülkün alacağım elinden
Hırsından ikiye yarılmayasın

Feymani:

Kenarda dolaşma gel deryaya gir
Muhabbet cenginde gönül aşkla bir
İrfan meclisinde kalın incelir
Haddini aşıp da kırılmayasın

Kul Mustafa:

Senede bir gidermişşin Konya’ya
Bir de âşık yazdırmışşın künyeye
Babasız tecelli edip dünyaya
İsa olup çarmıha gerilmeyesin

Feymani:

Nasrettin Hoca’nın heybesi gibi
Nüktedan sözlerin söbesi gibi
Gayrı müslimlerin kabesi gibi
Efes’e tavafa varılmayasın

Kul Mustafa:

Söylenen sözlerde üstüm diyorsun
Hal ehli olana dostum diyorsun
Mürşit dergahına postum diyorsun
Beynamaz evine serilmeyesin

Feymani:

Sabır etmek ilimlerin başıdır
Bu benim yaptığım aşk savaşıdır
İnsan şerefiyle köşe taşıdır
Kilise damına örülmeyesin

Kul Mustafa:

Aşk göze görünse sema sandırır
Uğrayanı gizli gizli yandırır
Bu böyle erkeği dişi kandırır
Cennetten dünyaya sürülmeyesin

Feymani:

İnsanda evvela olgunluk gerek
Temelsiz binaya verilmez direk
Aklınca cennetlik kulum diyerek
Sonra cehennemde görülmeyesin

Kul Mustafa:

Kul Mustafa’m kemlik namert işidir
Kamil kişi etrafını ışıtır
Karın yeri yüce dağlar başıdır
Engine yağıp da kürülmeyesin

Feymani:

Feymani içinde kötü his tutma
Sadık dosta darılıp da küs tutma
Altın isen altınlık yap pas tutma
Sonra Çar çamura garılmayasın

3.2 Askı Asmak – Askı İndirmek – Muamma

Âşıklar hece ölçüsüyle oluşturdukları bilmeceler dışında divan edebiyatında görülen muamma ve lugazlar da düzenlemişlerdir. Muammalar belli kurallara göre düzenlenen ve cevabı Tanrının sıfatlarından biri ya da bir insan adı olan manzum bilmecelerdir.

Adana âşıklık geleneğinde askı asma genellikle bazı derneklerin düzenlemiş olduğu gecelerde yapılır. Bazı âşıklar kahvelerde, oda sohbetlerinde duvarlara muamma asarlar. Muamma bir dörtlükte rumuz olarak işlenir. Bir kutu veya mendilin içine konulup asılır. Gece sonunda askı indirilip halkın huzurunda yüksek sesle okunur. Muammayı çözmeye seyirci de katılabilir. Âşıklar muammanın cevabını sazlı sözlü olarak söylerler. Adana’da muamma sazlı ve sözlü olarak ikiye ayrılır. Sazlı muammaya “bağlamalı muamma” adı verilir. Makamlı ve ezgili olarak sorulur ve cevaplanır. Sözlü muamma ise şiir şeklinde cevaplandırılır

3.3 Bağlama – Çözme

Adanalı âşıkların yarışmalarda birbirlerini yenmek için başvurdukları oyunlardan biri de “bağlama-çözme” adı verilen yarışmalarda zor sorular sorarak rakibini cevap veremeyecek hale getirip bağlamaktır.

3.4 Âşık Karşılaşmaları

Âşıklık geleneğinde, iki veya daha çok âşık dinleyici topluluğu karşısında sazlı sözlü, karşılıklı deyişir ve atışırlar.[29] Adana âşıklık geleneğinde söze yaşlı ve usta kabul edilen âşıklar başlar. Belirlenen ayak ve konuda deyişilir.

  1. Adana Âşık Fasılları

Adana âşıklık geleneği sistemli olmadığı için eskiden âşıklar bir araya geldiklerinde âşık fasılları düzenlenirmiş. Adanalı âşıklar diğer yöre âşıklarıyla tanışmalarından sonra günümüzdeki şeklini alarak sistemleşmeye başlamıştır. Anadolu âşık fasılları da ortak bir yapıya doğru ulaşmaktadır.

Adana âşık fasılları Doğu Anadolu âşık fasıllarına benzemektedir. Adanalı âşıklar önceleri Karacaoğlan, Dadaloğlu şiirleri söyleyip sistemli fasıl düzeni içinde olmayan çeşitli atışmalar yapıyorlarmış. Tekellüm bölümü her zaman sıralanan düzende yapılmaz. Fasıla katılan âşıkların hünerlerine göre tekellümün bölümleri belirlenir. Adanalı âşıkların verdikleri bilgilerden yola çıkarak Adana âşık fasıllarının bölümlerini şöyle sıralayabiliriz:

4.1 Merhabalaşma (Hoş geldiniz)

Âşık fasıllarının ilk bölümüne Adana’da “merhabalaşma, hoş geldiniz” adı verilir. Bu bölümde giriş yapılarak dinleyiciler selamlanır. “Hoş geldiniz”, “Safa geldiniz”, “Merhaba” gibi rediflere bağlı ayaklarla koşma dörtlükleri ve koşma söylenir. Bu bölüm âşıklardan herhangi biri tarafından yapılabildiği gibi fasıla katılan âşıkların aynı ayakla birer dörtlük okuması şeklinde de yapılmaktadır. Merhabalaşma bölümündeki deyişlerde genellikle fasılın önemli konuklarının adları ve fasılın düzenlenmesine ön ayak olanların adları geçirilir. Fasılın yapıldığı yer deyişlerde övülür.

4.2 Hatırlatma (Canlandırma)

Bu bölümde âşıklar gelenekte iz bırakmış eski usta âşıklardan şiirler okurlar. Gelenekteki şekliyle usta-çırak ilişkisi olmadığı için usta malı deyiş okunmaz. Ancak zaman zaman faslın herhangi bir yerinde Karacaoğlan, Dadaloğlu vb. gibi usta âşıklardan güzellemeler, koçaklamalar okunur. Bazen Karacaoğlan, Dadaloğlu, Ferrahi vb. için âşıklarca söylenmiş şiirler okunur. Son yıllarda âşıklar çeşitli toplantılarda usta malı türküler okumaya başlamışlardır.

4.3 Tekellüm

Adana âşık fasıllarında en geniş ve en çok beceri isteyen bölüm tekellüm bölümüdür. Adana yöresinde bu gelenek daha çok iki âşıkla yapılmaktadır. Halkın isteği üzerine ya da âşıkların kendi aralarındaki rekabete göre belli bir konu üzerinde yapılır. İki âşık verilen ayağa göre belirli konularda birbirlerini taşlayarak yarışırlar.

Tekellüm, Adana yöresinde belirli bir düzen içinde yapılmamaktadır. Adana’da, özellikle güçlü ve rekabet halindeki iki âşığın yarışması şeklindedir. Bu yarışmada iki âşık önce dörtlüklerle kendilerini tanıtırlar, sonra konuya girerler. Verilen ayağa bağlı kalarak kendilerini överler. Birbirlerinden üstün olduklarını hünerleriyle göstermeğe çalışırlar. Yarışmanın en hızlı yerinde birbirlerine yerici dörtlükler söylerler. Bu deyişme dinleyicinin en beğenerek islediği bölümdür. Âşıklar yarışmanın ilerleyen bölümünde birbirlerine üstünlük sağlamamışlarsa daha önce birbirlerine söyledikleri kırıcı sözlerden dolayı özür dilerler. Sonra birbirlerinin övülecek özelliklerini sıralayarak yarışmayı bitirirler. Tekellümde sıraladığımız bölümlere uyulmaz. Bu bölümler nadir olarak yapılsa da incelememize aldık.

4.3.1 Ayak Açma

Adana âşık fasıllarında ayak, genellikle yarışmaya katılmayan usta âşıklardan biri ya da âşıklığa meraklı biri tarafından verilir. Yarışmanın kuralı gereği yarışmaya başlayan âşık son dörtlüğü söylemeden yani tapşırmadan diğer yarışmacı tapşırmaz.

4.3.2 Öğütleme – Tasavvuf Öğütlemesi

Adana yöresinde günümüzde genellikle tekellümün ikinci sırasında nasihat şiirleri söylenmez. Adanalı âşıklar nasihat şiirlerini yarışma sırasında yeri geldiği zaman karşısındaki âşığı uyarmak, daha fazla ileri gitmemesi için, bir iki dörtlük söylerler. Adanalı âşıklar nasihat şiirlerini yarışma havasından uzak ortamlarda ve halk konserlerinde söylerler. Adana’da tasavvuf öğüdü niteliğindeki şiirler nadiren söylenir.

Öğütleme

Dinlersen kardaşım sözlerim sana
Hatırdan gönülden geçme ha geçme
İnsan olan değer verir insana
Sakın eri erden seçme ha seçme

Kamilin nişanı o güzel huyu
Ona ölçü olmaz bedeni boyu
Derde derman olsa namerdin suyu
Sakın bir damlayı içme ha içme

Derdin bedeni ağ gibi sarsa
Feryat ve figanın semaya varsa
O müşkül halini gelip de sorsa
Hal bilmeze sırrın açma ha açma

İnsan ol insana eyle emeli
Gerçek insanlığın budur temeli
Âşık Kederi de sevip sevmeli
Dost ile sohbetten kaçma ha kaçma

Âşık Kederi

Alevi de Benim Sünni de Benim
Cümleniz Adem’in evladı ise
Alevi de benim Sünni de benim
Ali Muhammed’in damadı ise
Alevi de benim Sünni de

Sevgi, saygı külli şeyin başıdır
İkisi de birbirinin eşidir
Ayrım gayrım güden cahil kişidir
Alevi de benim Sünni de benim
Hünkar Hacı Bektaş Veli bendedir
Yunus, Mevlana’nın yolu bendedir
Muhammet bendedir, Ali bendedir

Alevi de benim Sünni de benim
Yalnız dostluk için düştüm bu yola
Zerrece kalbimde tutmadım hile
Dört halife on iki imamla bile

Alevi de benim Sünni de benım
Eleme, çileye gama girmişim
Semahlar dönerek deme girmişim
Camiye girmişim ceme girmişim

Alevi de benim Sünni de benim
Elestü’de ahd ü eman eyledim
Nice yıldır devr i zaman eyledim
İmami’yem Hak’ka iman eyledim
Alevi de benim Sünni de benim

Âşık İmami

4.3.3 Koçaklama

Adanalı âşıklar, âşık fasıllarında tasavvufi öğüt şiirlerinden sonra kural olmamakla birlikte bazen koçaklamalar söylerler. Bunlar belli bir ezgiyle söylenen Köroğlu ve Dadaloğlu koçaklamalarıdır.

4.3.4 Bağlama – Muamma

Âşık karşılaşmalarının en önemli bölümlerinden biridir. İki âşık birbirlerini dini-tasavvufi ve menkabeler konusunda sınarlar. Bu bölümde çok kere zor ayaklara başvurulur. Âşıklar birbirlerini hem bilgi hem de sanat yönünden zorlarlar.

Bağlama, muamma adıyla da anıldığı için askı-muamma ile karıştırılmaktadır. Askı şeklindeki muammalar daha çok anonim bilmece karakterindedir. Soruların cevapları canlı veya cansız cisimlerdir. Fasıllarda bağlama grubuna giren muammalar “ol nedir ki” ibarelerinin kullanıldığı muammalardır.[30] Adana âşıklık geleneğinde “ol nedir ki” ibareli muammalar yaygındır. Bunlar bazen uzun şiirler halinde söylenir. Bazen de fasıllarda verilen ayak üzerine karşılıklı dörtlükler halinde söylenerek cevabı verilir. Cevabı veremeyen âşık yenik sayılır.

4.3.5 Sicilleme

Âşık fasıllarında bağlama-muamma bölümünde iddialı ve rekabet halindeki âşıklardan yenen âşık, yenilen âşığa soyu ve kişiliğiyle ilgili acı sözler söyleyerek taşlar.

Adana âşıklık geleneğinde atışmalardan sonra sicilleme yapılmaz, yapanlar hoş görülmez. Soy ve kişilik konu edilmeden takılmalara rastlanır. Bazen seyirci hoşlandığı için birbirlerine Yörük, Farsak, Avşar vb. diye takılırlar. Âşıklar sicillemeyi kırgınlığa yol açacağı için tasvip etmiyorlar.

4.3.6 Yalanlama

Âşık fasıllarında yalanlama kural değildir. Âşık Kara Mehmet ve Âşık Hacı Karakılçık’ın güzel yalanlamaları vardır. Bu âşıklar fasıla katılırlarsa yalanlama türü şiirlerini bazen okurlar.[31]

Doktur Bey

Verdiğin perize budur gayratım
Bundan gayrı uyamuyom doktur bey
Üç sepet yumurta sabah kayfaltım
Teker teker sayamayom toktur bey

İki lehen pilav bir yayık ayran
İster yağlı olsun isterse yavan
Yanına kesiyom beş kilo soğan
Yeyom yeyom doyamıyom doktur bey

Üç tencere bamya yerim pişince
Yirmi tas su içip biraz koşunca
Her yanı sökülür karnım şışince
Sağlam köynek geyemeyom doktur bey

Hindiye acımdan çoktan ölürdüm
Sağ olsun komşular ediyo yardım
Bir koyundan fazla yemem söz verdim
Ayıp olur cayamayom doktur bey

Günde iki çuval unum gediyo
Avradım her sabah ekmek ediyo
Bir kazan fasille gönül ye diyo
Arttırmaya kıyamayom doktur bey

Bazı az geliyo beş kasa hurma
Yedi ilahnadan yapıyoz sarma
Onu da mı yedin deyi heç sorma
Utanıyom, deyemeyom doktur bey

Senede kırk dönüm bostan ekerim
Benden başka kimse yemesin derim
Kavını karpızı kabıklı yerim
Acelemden soyamayom doktur bey

Bilmem Kara Mehmet nereye gider
Buyumuş kısmetim buyumuş gader
Bir günde yediğim işte bu kadar
Daha fazla yeyemeyom doktur bey

Âşık Kara Mehmet

4.3.7 Koltuklama

Adana yöresinde “koltuklama” adıyla anılan sazlı sözlü toplantılar, âşık fasıllarından ayrı olarak düzenlenmektedir. Bazen de fasılların içinde yapılır. Herhangi bir nedenle düğünlerde, eğlencelerde, âşıkların anma gecelerinde, âşık toplantılarında, köy odalarında ve kahvehanelerde bir araya gelen üç-beş âşığın yapmış oldukları sazlı-sözlü toplantılara bu ad verilir. Âşıklar bu toplantılarda taşlamalardan çok birbirlerini öven şiirlere yer verirler. Güzellemeler, türküler, uzun havalar, bozlaklar çalınıp söylenir. Adanalı âşıklar koltuklamayı bir araya gelip türkü, uzun hava, bozlak çalıp söyleme olarak nitelerler.

4.3.8 Bozlak Okuma

Adana âşık fasılları içinde önemli geleneklerden birisi de bozlak okuma bölümüdür. Çukurova yöresine ait olan bozlaklar belli bir ezgiyle okunmaktadır. Bozlakları iki âşık karşılıklı olarak okuyabildiği gibi daha çok âşık da okuyabilir. Bozlaklar kendine özgü bir ezgiyle okunur. Türkmen, Yörük, Varsak, Avşar hayatından izler taşır. Yayla, göçer insanını anlatan bu türküler yörede özel bir yere sahiptir. Bozlaklar yörede “Öksüz Ali Bozlağı”, “Yiğen Ali Bozlağı”, “Deli Boran Bozlağı”, Gündeşlioğlu Bozlağı”, Çukurova Bozlağı”, “Karacaoğlan Bozlağı” vb. diye adlandırılırlar. Karacaoğlan bozlağı “ahey”, Dadaloğlu bozlağı “aydost”la başlar.

4.3.9 Güzelleme Okuma

Adana âşık fasıllarında en önemli geleneklerden biri güzelleme okumadır. Fasıllarda en ilgi çeken bölümlerden biridir. Karşılıklı iki kişi tarafından okunduğu gibi âşıklar kendi türkülerini sırayla da söylerler.

Senin Aşkınla

Güzeller güzeli sevgili yarim
Elleri severim senin aşkınla
Sana giden yolda olmak kararım
Yolları severim senin aşkınla

Senin bilip her duyduğun hoş sesi
İster keman, ister saz, cümbüş sesi
İster insan sesi, ister kuş sesi
Dilleri severim senin aşkınla

Her âşık bir güzel sevdası çeker
Halili’de senin ateşin yakar
Her çiçekte senden bir güzellik var
Gülleri severim senin aşkınla

Âşık Halil Karabulut

Ahu Gözlüm

Ahu gözlüm tut elimden
Vazgeçmeden emelimden
Aşkın beni temelinden
Yakmadan gel, yıkmadan gel

Derde salmadan başımı
Noksan etmeden işimi
Damla damla gözyaşımı
Dökmeden gel, akmadan gel

Göz deymeden yapımıza
Yıkılmadan tapımıza
Kara deve kapımıza
Çökmeden gel ıkmadan gel

Kader bağlamadan zincir
Bağlar ise gönül incir
Ölüm ocağıma incir
Dikmeden gel, ekmeden gel

Bu ayrılık telimizi
Bulandırır selimizi
Hasret gurbet belimizi
Bükmeden gel, bıkmadan gel

Feymani’yim kaçma benden
Gönül usanmadı senden
Ecel tatlı canı tenden
Çekmeden gel, çıkmadan gel

Âşık Feymani

Elif’im

Bahar geldi koyun kuzu meleşir
Artık yaylamıza göçek Elif’im
Yükseklere duman çöker, çileşir
Koyunu, kuzudan seçek Elif’im

Kar mı yağmış gerdanına, döşüne
Nur mu doğmuş, gözlerine, kaşına
Çıksak soğuk pınarların başına
Doldur ellerinden içek Elif’im

Neyleyim bu canı olmazsa canan
İflah olmaz senin aşkınla yanan
Düğürcü salayım vermezse anan
Kimseler duymadan kaçak Elif’im

Ne yaman dert imiş sevdanın hali
Gene çiçek açtı gönlümün dalı
Birleşir seninle yaparız balı
Ben bir arı, sen bir çiçek Elif’im

Çektirme sevdiğim çilemi doldur
Garip Hacı’m senin aşkına kuldur
İstersen kabul et, istersen öldür
İşte başım, işte bıçak Elif’im

Âşık Hacı Karakılçık

Güzelleme

Ömür gazel oldu, Kader kasırga
Çölden çöle, toza toza bitirdim
Kader torbasına kattım bahtımı
Damla damla, süze süze bitirdim

Şenlik değil işim gam ile keder
Bahtım vücudumu etti derbeder
Yirmi yıl yedi bin küsur gün eder
Belde belde, geze geze bitirdim

Bahtım daha beyaz aysız geceden
Okuyamam bihaberim heceden
Beş bin kalem aldım bizim hocadan
Dertlerimi yaza yaza bitirdim

Kul Mustafa sanma ömür bitmiyor
Bağa baykuş kondu bülbül ötmüyor
Aklım yetiyor ya, gücüm yetmiyor
Bunu ömrüm üze üze bitirdim

Âşık Kul Mustafa

Ela gözlü nazlı yar

Ela gözlü nazlı yari
Görem dedim göremedim
Boş kalmıştır kavil yeri
Varam dedim varamadım

Gönlümün gönlü nerede
Engeller durmaz arada
Emine’yle ben murada
Erem dedim eremedim

Şeker kaymak tatlı dili
Kınalamış nazik eli
Koynundaki gonca gülü
Derem dedim deremedim

Şahinim yok çıkam ava
Ne yaptımsa aldım hava
Kuşlar gibi ben bir yuva
Kuram dedim kuramadım

Derdin nedir bana anlat
Ben kimlere edem minnet
Dediler ki bağın cennet
Girem dedim giremedim

Mehmet Ali asıl adım
Ferrahi’yi pirle kodum
Gurbet elden dönmem dedim
Duram dedim duramadım

Âşık Ferrahi

4.3.10 Taşlama – Takılma

Âşıklar fasılın bu bölümünde, toplumun aksak yönlerini, kişilerin kusurlarını ve eleştirdikleri bazı olayları dile getirirler. Taşlamalar ayrı şiir olabildiği gibi, koşma dörtlüklerinin paylaşılması esasına dayalı karşılıklı deyişler şeklinde de söylenebilir. Âşıklar fasıllarda birbirlerine takılırlar.[32] Adana âşık fasıllarında taşlama bölüm olarak yoktur. Ancak her fasılda âşıklar birbirlerine takılırlar. Bu seyircinin en beğendiği bölümlerden biridir. Adanalı âşıklar taşlama ve takılmaları toplantılarda, eğlencelerde oda sohbetlerinde, âşıkları anma gecelerinde, şölenlerde konserlerde yaparlar. Adanalı âşıklar taşlamayla takılmayı birbirlerinden ayırırlar. Takılma yarenlik amacıyla yapılan kırıcı olmayan şakalaşmalardır.

Destan

Dinleyin dostlarım başa geleni
Ekmek çama çıktı tuz firar etti
Artık siz düşünün geri kalanı
Çoğu bekliyorduk az firar etti

Bulgur pilavına ediyok niyaz
Yanında bulursak iki baş piyaz
Ağustos ayında her taraf ayaz
Kışa yakalandık yaz firar etti

Bir pabucum var tabanı delik
Avare geziyom yoktur metelik
Çoluk çocuk çıplak kaldı üstelik
Kumaş kayıp oldu bez firar etti

Bu kadar yapmadı bundan evvelki
Kurbandan kurbana et yeriz belki
Kümese dadandı kurnaz bir tilki
Tavuklar tükendi gaz firar etti

Geçen gün rüyamda gördüm parayı
Uyku arasında attım narayı
Garip Kaçıran’la açtı arayı
Perdeler bozuldu saz firar etti

Âşık Hüseyin Kaçıran

4.3.11 Tüketmece (Daraltma)

Âşık fasıllarında zor ayakların yanı sıra leb-değmez adı verilen “b, p, m, f, v” dudak ünsüzlerinin yer almadığı ayaklarla deyişme yapılır. Birbirlerinden üstün olduklarını kanıtlamak isteyen âşıklar bu zor ayaklardan biri veya bir kaçıyla deyişerek hünerlerini gösterirler.[33]

Leb değmez tarzı şiir söylemek ve leb değmez tarzı şiirlerle atışmak gelenekselleşmemiştir. Âşıklar nadiren leb değmez tarzı şiirler söylerler. Doğulu âşıkların etkisiyle yöreye gelmiştir.

4.3.12 Gönül Alma

Âşık fasıllarında taşlama ve takılmalardan sonra âşıklar atıştığı âşığın gönlünü kırdıysa özür diler. Âşıklar karşılıklı birbirlerinin gönüllerini alırlar. Özür dileme saz ve sözle olur. Daha sonra birbirlerinin üstün yönlerini sıralayarak bu bölüme son verirler.

4.3.13 Elveda (Güle Güle)

Âşık fasılları uğurlama bölümüyle biter. Adana âşık fasıllarında son bölüme “elveda” veya “güle güle” denilir. Âşıklar fasılın son bölümünde birlikte bir güzelleme ya da bir türküden sırayla birer dörtlük söylerler.

Âşıklar fasılın bittiğini “elveda”, “güle güle” redifli türküler okuyarak bildirirler.

Adana âşıkları eskiden beri âşık toplantıları yapmaktadır. Âşık fasılları sistemleşmemiştir. Türkiye’de olduğu gibi âşık fasılları Adana’da da ortak bir yapıya bürünmektedir.

www.alewiten.com, 27.11.2002

[1] Umay Günay: Türkiye’de Aşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi. Akçağ Yayınevi, Ankara 1992: 3-4.

[2] Erman Artun: “Ozandan Âşığa Halk Şiiri Geleneğinin Kültür Kaynakları” İçel Kültürü, Yıl 9, sayı 14, 1995.

[3] Şirin Yılmaz: “Prof. Dr. Umay Günay ile Halkbilim Çalışmaları Üzerine Bir Konuşma” Milli Folklor, S. 22, 1994: 2-4.

[4] Şerafettin Turan: Türk Kültür Tarihi. Bilgi Yayınevi, Ankara 1990: 13.

[5] Bozkurt Güvenç: Türk Kimliği, Kültür Tarihinin Kaynakları. Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara 1993: 138.

[6] Doğan Kaya: Sivas’ta Aşıklık Geleneği ve Aşık Ruhsati. Cumhuriyet Üniv. Yayınları, Sivas 1994: 29-30.

[7] Umay Günay: Türkiye’de Aşık Tarzı .., s.155.

[8] Günay, a.g.e., s.156.

[9] Fuad Köprülü: Türk Saz Şairleri. Güven Basımevi, Ankara 1962: 29-30.

[10] İlhan Başgöz: İzahlı Türk Halk Şiiri Antolojisi. Ararat Yayınları, İstanbul 1968: 21.

[11] Erman Artun: “Adana Aşıklık Geleneğinde Karacaoğlan Çığırma” İçel Kültürü, S.54, Kasım, 1997: 14-16.

[12] Erman Artun: “Karacaoğlan’ın Şiirlerinin Kültür Kaynakları” Anayurttan Atayurda Türk Dünyası, C.2, S.7, 1995: 61.

[13] Artun, a.g.e., s.62-65.

[14] Umay Günay: “17 yy. Saz Şairi Karacaoğlan’la İlgili Bir Değerlendirme” 2. Uluslararası Çukurova Halk Kültürü Sempozyumu Bildirileri. Adana 1993: 31.

[15] İbrahim Agah Çubukçu: “Karacaoğlan ve Sevgi” Anayurttan Atayurda Türk Dünyası, S. 7, 1995: 45-49.

[16] Mukadder Küren: “Aşık Feymani ve Aşık Hasreti’yle Aşıklık Geleneği Üzerine” Halk Ozanlarının Sesi, HAGEM Yay. S. 4, 1993: 27-28.

[17] Pertev Naili Boratav: “Güney Şairleri” Folklor ve Edebiyat 2. (1982), İstanbul, 1983: 19-39.

[18] İlhan Başgöz: “Karacaoğlan Geleneği” Folklor Yazıları. İstanbul 1986: 152-160.

[19] Başgöz, a.g.e., s. 152-160.

[20] Doğan Kaya: Sivas’ta Aşıklık …, s.40

[21] Fuad Köprülü: “Türklerde İlk Şiirler ve Şairler” Edebiyat Araştırmaları I. Ötüken Yayınları, İstanbul 1989: 57-58.

[22] İlhan Başgöz: “Aşıkların Hayatlarıyla İlgili Halk Hikâyeleri” Journal of American Folklore 65, 1952, no.238

[23] İlhan Başgöz: “Halk Hikâyelerinde Rüya Motifi ve Şaman İnitation Ayinleri” Asian Folklore Studies, C.XXVII-I, 1966.

[24] Umay Günay: Aşık Tarzı Şiir …, s.110

[25] Günay, a.g.e., s. 47

[26] Muhan Bali: “Aşık Karşılaşmaları-Atışmalar” Türk Folklor Araştırmaları, Eylül 1975, cilt 16, no. 314: 7432.

[27] Ahmet Talat Onay: Halk Şiirinin Şekil ve Nevi. İstanbul 1928: 5; Fuat Köprülü: “Türk Edebiyatının Menşei” Edebiyat Araştırmaları, s. 128; Hikmet Dizdaroğlu: Halk Şiirlerinde Türler. Ankara 1969: 214.

[28] Süleyman Şenel: “Aşık Musikisi Maddesi” İslam Ansiklopedisi, TDV Yayını, İstanbul 1991, C. 3: 554-555.

[29] Ensar Aslan: Çıldırlı Aşık Şenlik. Dicle Üniversitesi Yayınları, Diyarbakır 1992: 43.

[30] Umay Günay: Aşık Tarzı Şiir …, s.65

[31] Günay, a.g.e., s.58.

[32] Günay, a.g.e., s.58.

[33] Günay, a.g.e., s.59.