Ana Sayfa Blog Sayfa 41

Okuyup Kuran’ı, koyduk kenara

0

Okuyup Kuran’ı, koyduk kenara
Muhammet Ali’yi cemde sırladık
Bir aşk ı nur ile tutuşup nara
Kırkların darında demde sırladık

Erenler sezince mahşeri hali
Can yeleği oldu Muhammet Ali
İrfan mektebinde bulup kemali
Ayetsiz, kitapsız dinde sırladık

Demlenip birlikte engürü yedik
Söküp nebisini, “Sır ola” dedik
Hakikat babına Miraç’sız erdik
Kâbe’siz, kıblesiz, yönde sırladık

Bin sene boyunca gizde beklettik
Her tufan koptukça kılıf eklettik
Gerçeği manadan isme yüklettik
Taşıyıp zahire tende sırladık

Hakk’tan nida geldi, ettik icabet
Kırkı bir eyleyip yaptık muhabbet
Muhammet Ali’ydi, Ali Muhammet
Yamayıp vahdete gönde sırladık

Talipsen hisse kap Pir’in sözünde
Her ne aradınsa kendi özünde
Ayna dizindeyse, Ali yüzünde
Arama çöllerde sende sırladık

Deruni haddinden çok öte gitti
Kör olan gözlerde kemikti, etti
Hem Rahman hem Ali hem Muhammet’ti
Enel Hakk diyerek binde sırladık

Kendini dört yanda arama talip

0

Kendini dört yanda arama talip
Zebur, Tevrat, İncil, Kuran da biziz
Miraçtan dönerken kırklar ceminde
Ol Nebiye demler sunan da biziz

Yokken dilimizde Ali, Muhammet
Hakk ile üçleyip ettik muhabbet
Bizde ki her isim sıra delalet
Sırı sır eyleyip, soran da biziz

Ali, Muhammet’i ettik müsahip
Canı cümlemizi eyledik talip
Böylesi YOL için oldu müsait
Bu aklı irfanı bulan da biziz

Hakk’ın gölgesidir bizim Ali’miz
İsmiyle uğraşır akli delimiz
“Ne ararsan sende” derken Veli’miz
Dört kapı dolanıp yoran da biziz

Kim mihman olduysa, benzettik bize
Kutsayıp yamadık, kadim bir öze
Zahirde bambaşka göründük göze
Batında din, kitap, iman da biziz

Zahir aleminde söz bir başkadır
İkrar özümüzde, köz bir başkadır
Cemlerde sırlandık, yüz bir başkadır
Evveli, ahiri zaman da biziz

On dört bin senedir semah döneriz
Kandilden kandile yanıp söneriz
Yedi kat Miraç’a çıkar, ineriz
Ol Hakk’ın nefesi beyan da biziz

Okuduk insanda İlmi Ledün’ü
Gördük Hakikatı, örttük dördünü
Bir katre içinde bulduk bütünü
Kandilde nur olup duran da biziz

Deruni, faş etme sözün böylesi
Sır ile mest iken canın cümlesi
Enel Hakk demişiz, yoktur ötesi
Vahdeti mevcutta Rahman da biziz

16 ARALIK 1918 – Mustafa Kemal’in

0

16 ARALIK 1918 – Mustafa Kemal’in (Otel ücretini Halep’ten İstanbul’a gelmek için sattığı atlarına ait 5000 lira ile ödemiştir.

Hatta bu paranın 3000 lirasını İzmir’li bir tüccara kaptırmışlardır. Kalan 2000 liranın bir kısmıyla da Minber gazetesine ortak olmuştur.)
işgal kuvveti komutanlarını yakından tanımak için kaldığı Pera Palas otel odasından (13 Kasım 1918’den itibaren orada kalmıştır.) Akaretlerdeki evine taşınması.
Mustafa Kemal Atatürk’ün ve özellikle annesi Zübeyde Hanım’ın, kız kardeşi Makbule Atadan ile Fikriye’nin altı yıl süre ile oturdukları, Beşiktaş Akaretler’deki 76 numaralı binanın, (yeni No: 36) giriş kapısının yanında cümle düşüklükleri bulunan şöyle bir yazı var:
‘’Atatürk, 1’inci Cihan Savaşı’nda düşmana karşı İstanbul’u koruyup kurtaran, Çanakkale Müdafii, Anafartalar Kumandanı Mirliva Mustafa Kemal Paşa iken bu evde kiracı olarak kalmıştır.’’
Beşiktaş’tan Maçka’ya doğru çıkarken sağ tarafta kalan ve “Akaretler” denilen bu evler Sultan Abdülaziz tarafından 1875 yılında saray çalışanları için yaptırıldı.
Balkan Savaşları’nda Selanik’in düşman işgaline uğramasından sonra Mustafa Kemal, Annesi Zübeyde Hanım ve kız kardeşi Makbule Atadan İstanbul’a göç ettiler ve 76 numaralı binayı kiralayarak 1912-1918 yılları arasında Akaretler’de oturdular.
Bu evde Mustafa Kemal Paşa, dilbilimci Ferdinand Saussure’i tanıdı ve ileride hayata geçireceği Dil Tarih Kurumu’nun ilk nüvelerini burada attı.
Yıllar önce Zübeyde Hanım’ın her hafta perşembe günleri “hatim indirme” merasimine katılan bir annenin anlattığına göre, Mustafa Kemal Paşa Kuran’ın Türkçe mealine duyulan ihtiyacı ilk önce bu evde dile getirmiştir. Annesinin yanında Kuran okuyan genç bir imama Mustafa Kemal Paşa sorar:

  • Okuduğun bu âyetleri Türkçeye de çevir ki, burada bulunan tüm annelerimiz ne okunduğunu bilsinler.
    Bu annelerimizin hiçbiri Arapça bilmiyor.
    Genç İmam:
  • Paşam, ben sadece ayetleri okuyorum, çevirisini yapamıyorum,
    deyince Mustafa Kemal Paşa’nın zihninde sorunun çözümü şekilleniyor ve iktidara geldiğinde bu köklü soruna bir çare arıyor.
    Bugün en itibarlı kaynak olarak geçerliliğini koruyan ve üzerine bir ikincisi yapılamayan Türkçe Kuran’ın Elmalı tefsiri-çevirisi ortaya çıkıyor. İleride, 8 Kasım 1925’te Gazi, Kız Numune Mektebi’ni ziyaret ederken bu Türkçe Kuran’ı bir bayan öğretmene hediye ediyor ve ilk sayfasına “Dikkatle okunması ricası ile” diye bir not düşüyor.
    Bu Türkçe Kuran şimdi Ankara Anafartalar Atatürk İlkokulu Kütüphanesi’nin demirbaşında kayıtlıdır. Nitekim, Atatürk kendi el yazısı ile kaleme aldığı “Medeni Bilgiler” kitabında, 27.01.1930 Pazartesi tarihini düştüğü sayfa 364, Madde 9’da aynen şunları yazıyor:
    “Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arap dinini kabul ettikten sonra, bu din ne Arapların, ne aynı dini kabul eden Acemlerin ve ne de Mısırlıların vesairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir şekilde tesir etmedi.
    Bilakis, Türk milletinin milli rabıtalarını (bağlarını) gevşetti, milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü, Hazreti Muhammed’in kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu (indirgeniyordu)…
    Bu Arap fikri, ‘Ümmet’ kelimesi ile ifade olundu. Hazreti Muhammed’in dinini kabul edenler kendilerini unutmaya, hayatlarını Allah kelimesinin her yerde yükseltilmesine hasr etmeğe mecbur idiler.
    Bununla beraber, Allah’a kendi milli lisanında değil, Allah’ın Arap kavmine (ırkına) gönderdiği Arapça kitapla ibadet ve münacaatta (yakarışta) bulunacaklardı.
    Arapça öğrenmedikçe, Allah’a ne dediklerini bilmeyeceklerdi. Bu vaziyet karşısında Türk milleti birçok asırlar, ne yaptığını ne yapacağını bilmeksizin adeta bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kuran’ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndü.”
    Akaretler’deki bu tarihi evde, Atatürk’ün manevi evladı Abdürrahim Tunçak özel bir itina ile büyütüldü.
    Zübeyde Hanım, bir gün Üsküdar’a geçerek büyükçe bir sandal ile eve inek getirdi ve evin bodrumunu samanla doldurarak bu ineği yıllarca Abdürrahim Tunçak’ın süt ihtiyacı için orada besledi.
    Fikriye Hanım da Selanik’ten İstanbul’a göç edince, “Mustafa Ağabeyi”ni görmek üzere bu eve geldi ve 1920 başlarında İnebolu üzerinden Ankara’ya geçinceye kadar Makbule Atadan ile birlikte Zübeyde Hanım’ın yanında önce bu evde.
    1918’in ortalarından sonra da Şişli’deki evde kaldı.
    Akaretlerdeki evleri.

ŞAŞI BAK ŞAŞIR

0

Dursun, kızıyla evlenmek isteyen Temel’i sorguya çekmiş.
-Evin var mi?
-10 tane daurem, üç tane yazliğum var.
-Ne iş yapayisun?
-Üç fakülte biturdum. Müteahhitlik yapayrum.
-İçki var mi?
-Kesunlukle yok!
-Kumar?
-Asla
-Karu kiz?
-Haşa!
-Ula uşağum! Senun hiç mi kusurin yok.
-Şey efendum… Aslında sadece bir kusurum varidur. Çok rahat yalan söylerum.
Sayın Recep Tayyip Erdoğan da ideal damat adayı Temel gibi, ideal bir siyasetçi.
23 yıldır kusursuz bir şekilde ülkeyi yönetiyor.
Peki, ya onun küçük kusuru mu dediniz?
Yok yok, gaza getirip de bana;” Onun küçük kusuru da Temel’le aynı!” dedirtemezsiniz.
O, asla bir yalancı değil, bir illüzyonist.
Yaptığı da yalancılık değil illüzyon.
Yani olan biteni olduğundan farklı gösterme sanatı.
Yani onunki kusur değil bir yetenek.
Eh, iktidarın başındaki böyle kusursuz olunca, haklı olarak muhalefetin de kusursuz olmasını istiyor.
Dün AKP Türk Dünyası Vizyon Belgesi Tanıtım Programı”ndaki konuşmasında yine CHP’yi şu sözlerle uyarmış:
“ Ce Ha Pe Türk dünyasına şaşı bakıyor!”
Şaşı Bak Şaşır diye çizimler vardır ya…
Vallahi CHP’yi bilmem ama Sayın Erdoğan’ın çok başarılı bir illüzyonist olduğunu bildiğim için, önümüze koyduğu Türkiye resmine hep şaşı bakarım. Bakarım ve şaşı bak şaşır resimlerinde olduğu gibi içindeki gizli resmi mutlaka görürüm.
Dünkü açıklamasına da şaşı bakınca;
konuşma metninin arkasında sanki şu sözleri görür gibi oldum.
“ Her türlü milliyeti ayaklar altına aldık!”
“ Sayın Öcalan, şu anda düşüncelerinin değil, almış olduğu kellelerin hesabını veriyor!”
Bugünkü yazımızın temeline de Temel’siz bir fıkra oturtalım.
Ermeni mahallesinin genç dulu ,güzeller güzeli Araksiya, mahallenin yaşlı zengini Agop ile evlenmiş.
Daha ilk gece Agop ölünce, polis şüphelenip ne olduğunu sormuş.
Araksiya utangaç bir şekilde :
“Valla polis efendi! “ demiş “Malumunuz zifaf gezesi. Agop bey bey üstüme çıktı ve basladi çirpınmaya…
Ben zanetim geloor. Meğer gidoormuş.”
Vallahi, Sayın Erdoğan istediği kadar, sanki bir daha cumhurbaşkanı seçilecekmiş gibi bir Türkiye manzarası çizsin.
Ben çizdiği manzaraya şaşı bakınca, Sayın Erdoğan’ı geliyor değil de ne kadar çırpınırsa çırpınsın gidiyormuş gibi görüyorum ve nedense hiç şaşırmıyorum.
Eee, Abraham Lincoln;
“Bazı İnsanları Her Zaman Kandırabilirsiniz, Herkesi Bazen Kandırabilirsiniz Ama Herkesi Her Zaman Kandıramazsınız” diye boşuna söylememiş.
Ulvi Puğ

TEL DERDE DÜŞTÜ (Telmih ve Mübalağa Sanatı)

0

Bir güzele gönül verdim erenler!
Aşkı ben çekerim; el derde düştü.
Mecnun’a benzetir beni görenler,
Sözüm kâr eylemez; dil derde düştü.

Hayalimden gitmez o hilâl kaşlar,
“Yâr seviyor” diye el beni taşlar.
Ummana karıştı gözümden yaşlar,
Başın taşa çalan sel derde düştü.

Bulunmaz Dünyada yârin emsali,
Âşık olmayanlar bilmez bu hâli.
Bir ateşe yandım Kerem misali,
Göklere savrulan kül derde düştü.

Bir kez yol uğrattım bahçeye, bağa
Sanki hazan düşmüş dala, yaprağa.
Yaprak gazel oldu, düştü toprağa;
Bülbül figanından gül derde düştü.

Âlem hayran iken benim dilime,
Tarife yetmiyor hiçbir kelime.
Bindebir’im sazı alsam elime,
Dokunsam sızlanır; tel derde düştü.

15.12.2025 – (6+5)
Ozan Bindebir

Zavallı

0

Kasıla kasıla yürürsün yolda
İnsana tepeden bakan zavallı
İyiydi desinler az adam olda
Nedir bu kibir’in çakan zavallı

Ne zenginler geldi geçti dünyadan
Sadece kefenle göçtü dünyadan
Azrail boyunu ölçtü dünyadan
Bir yatımlık yerdir mekan zavallı

Güçsüzü zayıfı görmektesin hor
Çınlar hep kulağın bilsen ne diyor
Ahali ardından küfür ediyor
Milleti günaha sokan zavallı

Daha iflah olmaz bozuksa maya
Ne büyük nimettir insanda haya
Yaptığın işler hep gösteriş riya
Hayırı başına kakan zavallı

Dünyalık kazanım kuru teselli
Dünya muammadır ahiret belli
Gerçekten kaçılmaz akıbet belli
Kalp kıran gönüller yıkan zavallı

İçinde pislik var kibirlenirsin
Kalbinde pasak var böbürlenirsin
Teninde temreler hep kirlenirsin
Tövbe et arınıp yıkan zavallı

Coşkun Arslan

Boş Vaatler

0

Otuz yıldır Köse Dağ’ın başında
Ot çıkar dediler, hele çıkacak!
Kör katırın memesi yok döşünde
Süt çıkar dediler, hele çıkacak!

Dert, keder doğurdu her vaat, her son;
Bu masanın değil, bu hesap garson.
Yalanla beslenen serçeden bir ton
Et çıkar dediler, hele çıkacak!

Umutları süzdük paslı kevgirden,
Şahlanma bekledik huysuz beygirden.
Asaletsiz kısrak, soysuz aygırdan
At çıkar dediler, hele çıkacak!

Kabahat ne sonu ne de ki ilki;
Hep sabrettik, dedik: Düzelir belki.
Yıllardır çiftleşir çakalla tilki
İt çıkar dediler, hele çıkacak!

Şeytan tüccar ile hesap uyuşsa,
Değişiriz doru kırla değişse.
Her takasta borçlu kaldık ne işse
Fit çıkar dediler, hele çıkacak!

Harun, arif olan tutar öğüdü;
Sıkıntı denilen çocuk büyüdü.
Kırk yıl sulattılar kuru söğüdü
Dut çıkar dediler, hele çıkacak!

HARUN USTAOĞLU

AVRUPA ALEVİ ÖRGÜTLENMESİ NEREYE GİDİYOR?

0

Avrupa’daki Alevi örgütlenmesi, Almanya’da 1987 yılında başlayan ilk girişimlerle kısa sürede yükselmiş ve 2000’li yılların başında önemli bir olgunluk düzeyine ulaşmıştı. Ancak bu dönemden sonra örgütsel yanlışlar, kişisel çıkar ilişkileri ve yönetici kadroların kendi anlayışlarını örgüte dayatma çabaları, geniş bir kitlenin örgütlerden uzaklaşmasına neden oldu.
Bu süreci bizzat yaşamış biri olarak, özellikle ilk kuşak Alevi göçmenlerin örgütlenmeye taşıdığı ruhu hatırlıyorum. Çoğu işçi kökenli olan bu kuşak, genç yaşta geldikleri ülkelerde Alevilik bilgisi sınırlı olmasına rağmen inançlarına bağlı, heyecanlı ve kapsayıcı bir yaklaşım sergiliyordu. Örgütlenme tecrübeleri yoktu, fakat güçlü bir dayanışma ve hizmet anlayışı vardı.
1993 öncesinde kendisini açık biçimde “inanç örgütü” olarak tanımlayan yapı, Sivas Katliamı’nın yarattığı toplumsal kırılma nedeniyle zamanla siyasal tepkiselliğin etkisi altına girdi. 2000’li yıllara gelindiğinde ise kurucu inanç çevreleri AABF’nin dışına itilmiş, örgüt giderek belirli kişiler etrafında şekillenen bir yapıya dönüşmüştü. Özellikle Öker döneminde görülen merkezileşme çabası, örgütte bir “kişi kültü” oluşmasına zemin hazırladı. Tecrübesiz kadroların yönetimlere taşınması, örgüt içi demokratik işleyişi zayıflattı; kurumsallaşmanın yerini kişisel sadakat ilişkileri aldı.
Bu süreç, örgütün hizmet anlayışını da zayıflattı. Yönetimlere seçilen bazı kişiler için Aleviliğe hizmet değil, projelerden alınan kadro maaşları öncelikli hale geldi. Üretime dayanmayan, kolay gelir sağlayan bu yapı, örgütsel motivasyonu ve kaliteyi düşürdü.
Avrupa Alevi örgütlenmesi yıllar boyunca Alevilik konusunda ne yeterli uzman yetiştirebildi ne de akademik bilgi üretecek mekanizmalar kurabildi. Bu durum, dış çevrelerde üretilen ve Aleviliği kendi köklerinden koparan yaklaşımların örgüt içinde yaygınlaşmasına yol açtı. “İslam dışı tezler” gibi tartışmalar, geleneksel Alevi inancı ile örgüt arasında mesafe oluşmasına neden oldu. İnançlı kesimler derneklerden uzaklaşırken, örgüte yeni katılanlar da geleneksel bilgiyle bağ kurmadan modern söylemlerin etkisine girdi. Böylece örgütlerin en temel birleştirici unsuru olan inanç zemini ciddi biçimde aşındı.
“Alevilerin Sesi” dergisinde yalnızca belirli tezlere yer verilmesi, geleneksel Aleviliği savunan yazıların dışlanması da bu süreci pekiştirdi. Akademisyen ya da araştırmacı kimliğiyle öne çıkan kişilerin örgütsel sorunlara dair eleştirel tutum geliştirmek yerine yöneticilere methiyeler düzmeleri, bilgi alanının kişisel ilişkiler üzerinden şekillenmesine yol açtı.
Örgüt içi demokratik işleyişteki sorunlar mali şeffaflığın kaybolmasına da neden oldu. Çok uzun süredir gelir ve giderlerin sağlıklı şekilde açıklanmadığı biliniyor. Bu yalnızca bir yönetim döneminin değil, yapısal bir sorunun sonucudur. Deprem bağışları meselesinde olduğu gibi denetim kurulları sorun tespit ettiğinde, üstünün örtülmesi yönünde güçlü tepkiler ortaya çıktı. Kurullar delegelerin oyları ile seçilmiş olsa da, raporlarının dikkate alınmadığı, yönetimin ikna edici açıklama sunmadığı iddia edilmektedir. Örgüt içindeki kanallar tıkandığında ise insanlar doğal olarak adli mercilere başvurmaktadır. Bu durum yönetime yakın bazı çevreleri rahatsız etmiş oldugu anlaşılmaktadır. Denetim kurulu üyelerini Alevilge ihanet etmekle suçlamaktadırlar. Bunun çok dogru bir tavır oldugunu söylemek mümkün degil. Sonuçta bu kararı alanlarında Örgüt delegeleri tarafından seçilmiş kişilerdir. 30 senedir Örgütlenmede emek vermiş insanları Alevilge ihantele itam etmek son derce sorunludur. Bu duruma itiraz edenlerin iddialar karşısında daha şefaf olanması için çaba göstermeleri gerekirdi. Bu durum, Alevi kamuoyunda güven kaybına ve örgütlerin itibarının zedelenmesine yol açmaktadır.
Türkiye’deki Alevi örgütlenmeleri de benzer bir tablo sergilemektedir. Mali şeffaflık eksikliği, kimi kutsal mekânların kontrolü üzerinden ekonomik rant alanları oluşması, kurban kesimlerinde görülen keyfi uygulamalar ve AB fonlarının denetlenememesine ilişkin hukuki süreçler, Alevi örgütlerinin ulusal ve uluslararası düzeyde sorgulanmasına neden olmaktadır.
Bu tablo, Alevi örgütlerinin hem tabanın taleplerinden hem de hesap sorma kültüründen uzaklaştığını göstermektedir. Hesap verilmediğinde hesap sorulması da engellenmekte ve örgütler kendi içinde kapalı, dışa karşı savunmacı bir yapıya dönüşmektedir. Oysa adalet arayan insanları “ihanetle” suçlamak hem adaletsizdir hem de örgüt içi sorumluluktan kaçmanın bir ifadesidir. Doğru olan, mahkeme süreci sonuçlanana kadar sakince beklemek, tarafları suçlamadan objektif bir duruş sergilemektir.
Sonuç olarak Alevi örgütlenmesi bugün ciddi bir yeniden yapılanma ihtiyacı ile karşı karşıyadır. Sorunları şahıslaştırmak yerine, yapısal reformlara odaklanmak; şeffaflık, hesap verebilirlik, demokratik işleyiş ve inanç merkezli bir örgütsel kültürü yeniden inşa etmek gerekmektedir. Alevi toplumunun taleplerine yanıt verebilecek, güven uyandıran ve geleceğe dönük bir örgütlenme için artık kapsamlı bir değişim zorunlu hale gelmiştir.

O yalan, bu yalan

0

O yalan, bu yalan
Bu yalan, o yalan
Onlar yesin, sen yalan!
Din, imanla oyalan
Ülke yuttu bir yılan…
Bu da mı yalan?

Öyle uyuma ulan!
Geleceğini çalan;
Bak, gör işte bu yılan.
Diyemediniz “yaylan!”
Yuvalandı bu yılan…
Bu da mı yalan?

Her tarafta var talan;
Halen diyorsun “yalan”
Gözünüz çıksın ulan!
Fili yuttu solucan…
Solucan oldu yılan;
Bu da mı yalan?

07.08.2015
Ozan Bindebir

YİYİN EŞŞOĞLU EŞŞEKLER

0

Aha çayır, aha çimen
Yiyin eşşoğlu eşşekler!
Hiç durmayın ulan, hemen
Yiyin eşşoğlu eşşekler!
*
Tarlaya değmemiş çapa,
Buldunuz ya ıssız, sapa…
Birkaç eşek, birkaç sıpa
Yiyin eşşoğlu eşşekler!
*
Biraz kulak kuyruk kırpın,
Bir’i, Beş’e, On’a çarpın,
Ne var ise çalın çırpın,
Yiyin eşşoğlu eşşekler!
*
El emeğinden kâr payı;
Yine kaptınız parsayı.
Bol buldunuz ya arpayı,
Yiyin eşşoğlu eşşekler!
*
Bulunca gölge, serini
Gezin gerini gerini!
Memleketin her yerini
Yiyin eşşoğlu eşşekler!
*
Arada bir gerdan kırın,
Hafif öksürün tıksırın!
Çatlayacak kadar karnın,
Yiyin eşşoğlu eşşekler!
*
Bindebir’i yardan atın,
Nerde kül görseniz yatın!
Arpayı yoncaya katın,
Yiyin eşşoğlu eşşekler!
*
29.06.2018
Ozan Bindebir
*
Açıklamalar (TDK Sözlük):
Aha: İşte
Parsa: Bir izleyici topluluğu önünde yapılan gösteriden sonra toplanan para
Gerinmek: Kolları açarak gövdeyi gergin bir duruma sokmak
Tıksırmak: Ağız kapalıyken hafifçe aksırmak

“Ahmet Özer’de Türklerle Kürdler, Malazgirt ve Çaldıran: Dr. İsmail Engin

0

“Ahmet Özer’de Türklerle Kürdler, Malazgirt ve Çaldıran: Tarihî Kavşaklar ve Ortak Kader Anlatısı” 2’57” [08.12.2025] | @ismailenginhd

Şeyh Sait de yüzün tuttu isyana

0

Atatürk’tür Türkiye’nin ihyası
Kurtardı vatanı düşmanımızdan
Canını bu yolda eyledi feda
Biz dahi geçelim öz canımızdan


Sinesini hedef etti düşmana
Ölmüşken vatanı getirdi cana
Çekti kılıcını çıktı meydana
Gören ibret aldı meydanımızdan


Çekildi sancaklar dayanmaz canlar
Şarktan garba gitti Türk’teki şanlar
O kadar paşalar o zabitanlar
Ayrılmadı asla sağ yanımızdan


Dumlupınar Sandıklı’nın cephesi
Dağları yıkıyor topların sesi
Kahraman askerin hücum etmesi
Cihan sele gitti al kanımızdan


Kaçırdık düşmanı bulunmaz izi
Bir hücumda geçti öte denizi
Siyanet ettiler askerimizi
Vatan memnun kaldı zabitanımızdan


Şeyh Sait de yüzün tuttu isyana
Milletini hor baktırdı vatana
Fakir fukarayı boyadı kana
Öyle şeyhler çoktur külhanımızdan


Çağırdım Şeyh Said sağır mı diye
Başında sarığı değir mi diye
Tarttılar şeyhleri ağır mı diye
Haberin doğrulttun urganımızdan


Şeriatı düşündüler şerciler
Birtakım millete fesat verdiler
Her biri bir yerde hep geberdiler
Onlar kurtulmadı toplarımızdan


Aklı başınd’olan düşünür bunu
Şeriatçı oldu tüketen onu
Dağda belde fukaraya soygunu
Veren onlar idi vatanımızdan


Menemen mes(e) lesi geldi meydana
Orda birkaçları uydu şeytana
Mehdi diye kendi kendin urgana
Taktı kurtulmadı darlarımızdan


Gazi Paşa Haziretli bir kişi
Ne kadar cesaret tuttu bu işi
Sarmıştı vatanı düşman ateşi
Esirgedi bizi ziyanımızdan


İddiacı Türkiye’nin insanı
Çalışmakla kazandık biz vatanı
Aç kurt gibi parçaladık düşmanı
Şecaat görünce aslanımızdan


Kurtardık vatanı bu belalardan
Tiren hattı küşat ettik her yerden
Terrakk’etti mektebimiz hep birden
Teşekkür kazandık müşranımızdan


Hükümet de milletini kayırdı
Bir af etti hapisleri koyverdi
Adaletle tebligatlar duyurdu
Çok şeref kazandık bayramımızdan


Türkiye’yi adalette yaşattı
Dağları deldirdi demir döşetti
Millete bir altın kemer kuşattı
Haşa nankör olman devranımızdan


Aşık Veysel bunu böyle söyledim
Benden de yadigar bu kalsın dedim
Sözlerim yalan mı dinle efendim
Kürrei arz doldu hep şanımızdan


Aşık Veysel Şatıroğlu

Hakk’ı canda görenleriz

0

BİZ

Tatlı dile boyun eğip
Hakk’ı canda görenleriz
“Ele, bele, dile” deyip
yol yordamı sürenleriz


Cenneti eşikte bulup
yara ikrar verenleriz
Zemheride bağban olup
gül, menekşe derenleriz


Hiçlik alemine dalıp
kin, kibiri yenenleriz
Sırat üstü kanatlanıp
aşkla semah dönenleriz


Şimdi naçar, yapayalnız
sanki gâyip erenleriz
Ne bilen var ne de soran
biz yaşarken ölenleriz…


—Deruni—

Taşlara vurulmuş balta misâli

0

Taşlara vurulmuş balta misâli
Yüzü bozuk insanları sevmedim
Riyâ tezgâhında kötü dokunmuş
Bezi bozuk insanları sevmedim


Her zaman zalimin atına binmiş
Fitneler, fesatlar ruhuna sinmiş
Yalanı, hileyi meslek edinmiş
Sözü bozuk insanları sevmedim


Bilginlik eyleyip meydana çıkan
Benlik kazmasıyla birliği yıkan
Aydınlara, bilginlere hor bakan
Gözü bozuk insanları sevmedim


Yükselmenin bir yolunu bulsa da
Ömür boyu o zirvede kalsa da
Sıfatı, suratı güzel olsa da
Özü bozuk insanları sevmedim


Nesimi meyveli bir dalı kıran
Aşkın ateşinde yanında duran
Marsık gibi acı duman çıkaran
Közü bozuk insanları sevmedim

OTOBÜS DURAĞINDA ÖLDÜRDÜLER PROF. DR. CAVİT ORHAN TÜTENGİL’İ İNSAN NE ZAMAN ÖLÜR? UNUTULDUĞUNDA!.

0

46 yıl önce bugün…
7 Aralık 1979
Türkiye iç savaşa doğru sürüklenmek isteniyordu.
Kışkırtmalar, katliamlar, baskınlar… Eli kanlı çeteler her gün emekçilere, düşünenlere, aydınlara, yurtseverlere kıyıyordu…
İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi, sosyoloji Profesörü Cavit Orhan Tütengil son zamanlarda sık sık tehdit alıyordu.
Zaman zaman evine kadar takip ediliyordu.
Ölümden korkmuyordu, ama geride kalacak olan ailesine de üzülüyordu.
Öldürülmesinden birkaç gün önce, eşine “Bana bir şey olursa metin olun!” dedi.
Eşi çok üzüldü.
Ama O hiç korkmadan üniversitesine, öğrencilerine gitti yine…Halk nasıl yaşıyorsa, hocalar da öyle yaşıyordu o zamanlar…
Üniversiteye belediye otobüsüyle gidip geliyordu.


Saat: 07.49
Hoca, İstanbul İç Levent’teki evinden çıktı, her zaman olduğu gibi otobüs durağının önüne geldi, katiller hiç çekinmeden ortaya çıktılar ve hocaya kurşun yağdırdılar…
Katillerinin tek tek yüzüne baktı ve öylece yüz üstü düştü.
Hemen yanı başına da çantası… Gözlüğü de…
Bedenine tam 15 kurşun saplanmıştı.
Katiller, iyice öldürdüklerine emin olduktan sonra ellerini kollarını sallayarak olay yerinden kaçtılar…
Öldürülen gerçek bilim insanı, aydın ve seçkin hoca Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil’di…
Aksu, Kepirtepe Köy Enstitülerinde öğretmenlik yapmış, oradan bileğinin hakkıyla üniversite hocası olmuş ve binlerce öğrenci yetiştirmişti…
Kimi öldürdüklerini dahi bilemeyecek kadar cahil maşalar öldürmüştü Cavit Orhan Tütengil hocayı…
Karanlık böyle böyle geldi ülkemize. Aydınlar, sanatçılar, yazarlar, öğretmenler, akademisyenler, sendikacılar sokak ortasında, caddelerde yüzlerce insanın önünde öldürülerek getirildi…
Her giden arkasında doldurulmaz bir boşluk bıraktı, o boşluk karanlığı çoğalttı.
Bu ülke bu karanlığa nasıl geldi diyenlere, en güzel yanıttır, Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil’in ulu orta katledilmesi…
Katillerin ellerini kollarını sallayarak dolaşması..
46 yıl olmuş.
İnsan ne zaman ölür? İnsan unutulduğu an ölür.
O nedenle, herkes unutsa bile, biz unutmayalım…
Bir kez daha saygıyla analım…
Erdal Atıcı
7 Aralık 2025