An gelir
Paldır küldür yıkılır bulutlar
Gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet
O eski heyecan ölür
An gelir biter muhabbet
Çalgılar susar heves kalmaz
Şatârâbân ölür
Şarabın gazabından kork
Çünkü fena kırmızıdır
Kan tutar tutan ölür
Sokaklar kuşatılmış
Karakollar taranır
Yağmurda bir militan ölür
An gelir
Ömrünün hırsızıdır
Her ölen pişman ölür
Hep yanlış anlaşılmıştır
Hayalleri yasaklanmış
An gelir şimşek yalar
Masmavi dehşetiyle siyaset meydanını
Direkler çatırdar yalnızlıktan
Sehpada Pir Sultan ölür
An gelir paldır küldür
Her ölen pişman ölür
An gelir susar heves
Kan tutar tutan ölür
Anlaşılmaz bir heybet
An gelir biter muhabbet
Ne selam ne bir sabah
Kim duysa korkudan ölür
Sokaklar kuşatılmış
Karakaollar taranır
An gelir susar heves
Ömrünün yarısını
Hayaller yasaklanmış
Son umut kırılmıştır
An gelir o heyecan
Yağmurda bir militan
Sehpada Pir Sultan
Lâ ilâhe illallah
Kanunî Süleyman ölür
An gelir o heyecan
Yağmurda bir militan
Sehpada Pir Sultan
Lâ ilâhe illallah
Kanunî Süleyman ölür
Son umut kırılmıştır
Kaf Dağı’nın ardındaki
Ne selam artık ne sabah
Kimseler bilmez nerdeler
Namlı masal sevdalıları
Evvel zaman içinde
Kalbur saman ölür
Kubbelerde uğuldar bâkî
Çeşmelerden akar sinan
An gelir
Lâ ilâhe illallah
Kanunî Süleyman ölür
Görünmez bir mezarlıktır zaman
Şairler dolaşır saf saf
Tenhalarında şiir söyleyerek
Kim duysa korkudan ölür
Tahrip gücü yüksek
Saatli bir bombadır patlar
An gelir
Attila İlhan ölür
An gelir
Eğer bir kamilden kemal istersen
Eğer bir kamilden kemal istersen
Özünü bilene ala dediler
Ehl-i zatım derse inanma sakın
İtibar eyleme dile dediler
Sikke vursan altın olur mu tuca
Harçlık istenir mi küresiz saca
Hakk’ın buyruğunu söyleme pice
Buyruk haktır ama kula dediler
Bir kul kusurunu eğer görmezse
Özünün uğrusun ele vermezse
Hakk’ın buyruğuyla amil olmazsa
O çıkmaz götürmen yola dedilir
Ersen kamil ile konup göçersin
Yola gelmez doğru yoldan kaçarsın
Şerh eyleyip Hakk’ın sırrın açarsın
Onun yüzündendir bela dediler
Hakk’ın gizli sırrın söyleme yada
Dilinle yandırma başını od’a
Gülü bülbül için halketti Huda
Kargayı kondurma güle dediler
Gülün aslın bilip hare katarsan
Burda aldığını surda satarsan
Günde bin defa secdeye yatarsan
Yine onun işi hile dediler
Gerek artık eksik söyledim sözüm
Mürşit meydanında saf oldu özüm
Bir ulu dergahta açıldı gözüm
Yahşi yaman ayrı ola dediler
Ayırdılar yahşi ile yamanı
Denk etmezler cevahirle samanı
Dilden gidermezsen zan ü gümanı
Bir gün bu yol onu yola dediler
Veli’m eyder doğru yola gitmezse
Ar ile özüne sitem etmezse
Buyruk Şah-ı Merdan’ındır tutmazsa
Ahir yüzü kare ola dediler
BUNDAN İYİYDİ
Zaman tünelinden geri bakarsak
Yaylamız düzümüz bundan iyiydi
Toprak bereketti her ne ekersek
Bahar ve yazımız bundan iyiydi
Motor yoktu kapımızda at vardı
Para yoktu ağzımızda tat vardı
Koyun keçi evimizde süt vardı
Gönlümüz gözümüz bundan iyiydi
Köyümüzde hırsız yoktu kin yoktu
Hiç kimsede göstermelik bin yoktu
Sevgi vardı ondan başka din yoktu
Bir elif cüzümüz bundan iyiydi
Şampuanlar kildi saç dökülmezdi
Gam kasavet azdı bel bükülmezdi
Dosdoğru söylerdik can sıkılmazdı
Yufkamız pezimiz bundan iyiydi
Çakalın aslana sökmezdi pozu
Çobanı severdi ağanın kızı
Aşk ile biterdi aşığın sözü
Ateş ve közümüz bundan iyiydi
Senet sepet haciz icra bilmezdik
Şen yaşardık acımızdan ölmezdik
Düğünlerde üç gün eve gelmezdik
Çalgımız sazımız bundan iyiydi
Cinler doğmamıştı şeytanda azdı
İnsanda ar namus verilen sözdü
Avlanırdık kışın her yer beyazdı
Tavşanla tazımız bundan iyiydi
Yaşlı ninelerim yaprak sarardı
Gençler yarınlara hayal kurardı
Bir davar kaybolsa herkes arardı
Koyun ve kuzumuz bundan iyiydi
Kış günleri toplanırdık odaya
Renk giyerdik aldırmazdık modaya
Zam yoktu ayda bir şekere çaya
Sohbet ve sözümüz bundan iyiydi
Ekerdik biçerdik yatardık kışın
Ergen olanların bağlardık başın
Barış vardı hükmü yoktu savaşın
Güleçti yüzümüz bundan iyiydi
Dağımızda metre metre kar vardı
Bağımızda elma vardı nar vardı
Köyümüzde sevilecek yar vardı
Cilvemiz nazımız bundan iyiydi
Kalp ile kanserden kimse ölmezdi
Gonca güller erken açar solmazdı
Evlat babasına karşı gelmezdi
Oğlumuz kızımız bundan iyiydi
Biz küçükken büyükleri sayardık
Bir kazandan yedi kişi doyardık
Lehçemiz heriydi aynı ayardık
Azımız özümüz bundan iyiydi
YADİGA’RIM koyun kuzu yayardık
Gün aşırı teker teker sayardık
Haklının sesini haktan duyardık
Tadımız tuzumuz bundan iyiydi
OZAN GARİP yadigar 1996
Veysel susar, Davut Sulari söyler
Veysel susar, Davut Sulari söyler
Kırımdan gelirken serdarı söyler
Köylüsü-kentlisi, hünkarı söyler
Fermanda tuğradır bizim türküler.
Köroğlu dağlarda kalır mı naçar
Hızır himmet eder, kuş olur uçar.
Beyler unutursa Keloğlan açar
Sihirli sofradır bizim türküler.
Bin dereden su taşımış elekle,
Bin senedir kavgası var felekle
Tırmanır sırtında ağır şelekle
Ağrı’dır, Hîra’dır bizim türküler.
Bülbül gibi gül dalında dem çeker
Kara günde gam dağıtır, gam çeker
Türkülerin çektiğini kim çeker?
Kervanda buğradır bizim türküler.
Toplansın aşıklar çağrım üstüne,
Ağrı bulunur mu ağrım üstüne,
Kara saplı bıçak, bağrım üstüne,
Onulmaz yaradır bizim türküler.
Nağmeler delisi Sarısözen’i
Anmayınca tutmaz sazlar düzeni
Türküler peşinde gezmiş fizanı
Belhü Buhara’dır bizim türküler.
Bağlama dediğin üç tel bir tahta
Ne şaha baş eğmiş, ne taca tahta
Tüm dertleri özetlemiş bir ah’ta
Bozkırda naradır bizim türküler.
Şiir: Mehmet Ali Kalkan
Kim bu Mark Obrien?”
Bir roman yazdım. Üç ay geceli gündüzlü bu romana çalıştım. Dünyada herkes birbirini kandırır, yazar kısmı da kendi kendini kandırır.
Başkalarına söylemeye utansam bile kendi kendime söyleyebilirim: Roman çok güzel oldu. Gazetelerden birine götürdüm.
“Biz telif roman neşretmiyoruz” dediler.
“Bir kere okuyun!”
“Ne gereği var, halk telif roman sevmiyor.”
Bir kitapçıya götürdüm. Daha “Bir romanım var” der demez, “Biz yalnız tercüme romanlar basıyoruz” dedi.
Başka birine götürdüm. O da, “Tercüme varsa getirin, telif roman satılmıyor” dedi.
Nereye gittimse, hepsi birbirinin ağzına tükürmüş. Üç ay, ha babam ha, çalışıp büyük ümitlerle yazdığım roman, kimse görmeden cami kapısına bırakılacak günah çocuğu gibi elimde kaldı. O zaman aklıma geldi. Bizim arkadaşlar, kimi Fransızcadan, kimi Almancadan, kimi İngilizceden, İtalyancadan hikayeler aparıp Johnson’u Ahmet, Martha’yı Fatma yapıyorlar; sonra kendileri yazmış gibi hikayenin altına imzalarını çakıp dergilere veriyorlar. Ben niye sanki tersini yapmayayım?
Oturdum, romanda ne kadar Türk adı varsa değiştirdim. Amerikan ismi koydum. Elime bir yerden de New York’un planını geçirdim. Romandaki yer adları da Amerikanca oldu. Şimdi sıra geldi, romanın yazarına; Mark Obrien diye bir de ortaya Amerikan yazarı çıkardım.
“Yalnız çeviri roman yayımlıyoruz” diye beni tersyüz eden gazeteye romanı götürdüm. “Size Mark Obrien’den çevirdiğim bir roman getirdim” dedim.
“Çok güzel. Kim bu Mark Obrien?”
“Aaa! Bilmiyor musunuz? Ünlü Mark Obrien yahu! Kitapları bütün dünya dillerine çevrildi.”
Romanı okuma gereği bile görmediler; trink paraları sayıp aldılar. Yalnız bana, “Yazar ve eseri hakkında bir şeyler yaz” dediler.
Sarıldım kaleme:
“Mark Obrien’in son şaheseri: ‘Struggle for Life’
Amerika’yı yerinden oynatan bu eser bir ayda 4 milyon sattı. Bütün dünya dillerine çevrilen bu kıymetli roman, nihayet ‘Hayat Kavgası’ adıyla dilimize de çevrilmiştir.”
Mark Obrien efendiye bir de hal tercümesi şişirdim, sormayın. 18 çocuklu ailenin en küçük çocuğu. Babası Philadelphia’da bir çiftçi. Oğlunu papaz yapmak istiyor. Küçük Mark, daha 14 yaşında ilahiyat profesörünün kaba etine iğne batırıp mektepten kovulmak zekasını gösteriyor. Tıpkı birçok ünlü Amerikan yazarının hayatı gibi. Balıkçılık yapıyor. Hep bildiğiniz hikaye. Derken 40 yaşında ilk hikayesini “Let Us Kiss” dergisine gönderiyor. Dili, üslubu o kadar bozuk, anlamsız, saçma ki..
Anlayacağınız, uzun bir hal tercümesi. Bizim roman bir tutunsun. Kitapçılar, “Aman şu Mark Obrien’den bir çeviri de bize yap!” diye peşime düştüler.
Mark Obrien’den tam 18 roman çevirdim. Daha da ömrüm oldukça çevireceğim. İş bununla kalmadı. Hani ünlü polis hafiyesi Jack Lammer var ya. Kitabı herkesin elinde dolaşıyor. Ondan da 6 kitap çevirdim. Son günlerde işi ilerletmiştim. Hintçeden, Çinceden bile çeviriyordum.
Bu gidişle bir zaman gelecek, Amerikan edebiyat tarihini yazacak olanlar, Türkçe romanları okumaya mecbur olacaklar. Benim de artık son umudum, Mark Obrien adıyla, Amerikan edebiyatında yer almak.
Aziz Nesin
Fethiye den güneş vergisi alan, sinekten yağ çıkaran adam
Fethiye den güneş vergisi alan, sinekten yağ çıkaran adam
Lokantanın birinde o yörenin en tanınmış pehlivanı çorba içiyormuş. Derken zayıf cüsseli, kel kafalı, ufak tefek bir müşteri daha girmiş içeriye. O da çorba istemiş. Garson çorbayı getirmiş, müşteri limon da istemiş. Garson “Beyefendi son limonu şu karşıdaki beye verdim maalesef limonumuz kalmadı” der. O sıska görünümlü müşteri de ” olsun o beyefendinin sıktığı limonu getir” der… Garson da ” aman beyefendi o buraların en namlı pehlivanı onun sıktığı limonda su mu kalır” der… Müşteri “olsun kardeşim sen getir” der. Pehlivan da olanları göz ucuyla seyretmektedir… Garson gider pehlivanın masasındaki sıkılmış limonu getirir ve masasına bırakır… Pehlivan sıkılmış limonun suyunun çıkmayacağını bildiği için bıyık altı gülmektedir…
Yeni gelen o sıska görünümlü kel müşteri, suyu sıkılmış limonu alır ve öyle bir sıkar ki çorbaya inen suyun şıkırtısı öbür masalardan duyulur. Hem Pehlivan hem de diğer müşteriler şaşkınlık içinde kalmıştır. Özellikle gururu da kırılan Pehlivan siska müşterinin yanına gider ve “Bu yörede gücü ile nam salmış en ünlü pehlivan benim. Sen kimsin ki bu limondan hala su çıkartabildin? Bana adını bahşeder misin yiğidim” diye sorar? –Tabii! İsmim
Mehmet Şimşek…
Evet sinek gibi yağını çıkardı milletin…
EHL-İ KÂMİL OLMAK GEREK
Cahaleti yenmek için
Ehl-i Kâmil olmak gerek
Hakklı sözle tenmek için
İlimlerden bulmak gerek
Dost melhemi iyi yara
Fazla uzamasın yara
Çekilirsen ulu dar-a
Hoş gönüle dolmak gerek
Aşk iline doğru koşsan
Muhabbetle akıp coşsan
Sevildiğin yerde hoşsan
Birgün mihman kalmak gerek
Gezip dolaşsan alemi
Yazarak tutsan kalemi
Her gelen dosttan selamı
Baş üstüne almak gerek
Er-sen kış etme yazını
Sakla gönülden nazını
KUL ÖKSÜZ, elden sazını
Himmet Pir’den, çalmak gerek
Âşık Mustafa Öksüz
anlatamam derdim dertsiz insana
Anlatamam derdim dertsiz insana
Derd çekmeyen dert kıymetin bilemez
Derdim bana derman imiş bilmedim
Hiçbir zaman gül dikensiz olamaz
Gülü yetiştirir dikenli çalı
Arı her çiçekten yapıyor balı
Kişi sabır ile bulur kemali
Sabretmeyen maksudunu bulamaz
Ah çeker âşıklar ağlar zârınan
Yüce dağlar şöhret bulmuş karınan
Çağlar deli gönül ırmaklarınan
Ağlar ağlar göz yaşların silemez
Veysel günler geçti yaş altmış oldu
Döküldü yaprağım güllerim soldu
Gemi yükün aldı gam ilen doldu
Harekete kimse mâni olamaz
AŞIK VEYSEL
Uslu çocuk olmayacağım anne
Uslu çocuk olmayacağım anne
Daha dün öğle vakti dövdüler beni anne
Zorla çekip aldılar elimden uçurtmamı
Günlerce emek verip süslediğim rengarenk uçurtmamı
Bıraktılar gökyüzüne mavi deniz üzerinden ucup gitti
Adını bile bilmediğim yerlere
Artık uslu çocuk olmayacağım anne
Gitmeyeceğim bir daha kuran kursuna
Müftü murtazanın kızınada laf atacağım
Bakkal muhtarın camınıda kıracağım
Okulda mahhallede uslu durmayacağım anne
Çok sevdigim tarih dersinde parmakta kaldırmayacağım
Anlatmayacağım çaldıran savaşlarını
Topal Timurun Sivasa nasıl girdiğini
Patrona Halil isyanında şair Nedimin
Damdan dama hoplarken nasıl düşüp öldüğünü anlatmayacagim
Çalışmayacağım artık egsozcu Ekremin yanında
Çünkü o her aksam çırakların
Bahşiş kumbarasını kırıp şarap içiyor
Uslu çocuk olmayacağım anne
Kavgalarda birinci sırada duracağım
Zalimlerden hesap soracağım
Her akşam üst baş yırtık gece karanlığında geleceğim eve
Ben uslu çocuk olmayacağım anne
Taki uçurtmam geri gelene kadar
Taki özgürlüğü geri alana kadar
Uslu çocuk olmayacağım anne.
Cumhuriyet.
Kağnılar geçerken ayın altından
Bağımsızlık bildik biz Hürriyeti
Sömürgeler kalksın diye Yurdumdan
Bir ışıktır sezdik cumhuriyeti…
Sıyrıldı hancerler paslı kınından
Ayaklandık yurdun dört bir yanından
Özgürlüğü seven geçti canından
Kanımızla yazdık Cumhuriyeti…
Özgürlük düşüyle gönül avuttuk
Boş beşiklerde çok açlık uyuttuk
Ana diye yar diye sardık büyüttük
Sinemize bastık cumhuriyeti…
On beşinde çocukların avcuna
Vatan için yaktı, kanından kına
Anaların yıldızlaşan saçına
Taç yaptık da astık cumhuriyeti…
Yol gösterdi gökten binlerce yıldız,
Kanımızın rengi al bayrağımız
Yürüyorsak kadın erkek birlik biz
Acılardan kazdık cumhuriyeti
Hedef Akdeniz, asker diyerek
Kaldırdı başını dağı eyerek
Zafer muştusunu müjdeleyerek
Genimizde sezdik cumhuriyeti…
Zafer bahçesinde gül kelebeği
Başı dik büyütür anne bebegi
Eğitimde eşit kadın erkeği
Türk diliyle çözdük cumhuriyeti…
Dünya unutmaz bu büyük zaferi
Durmak yoktur ey halk daha ileri
Ata’ya söz verdik, dönülmez geri
Geldik gördük gezdik cumhuriyeti…
Vurguni’yim halklar onsuz gülemez
Bir ulu ışık ki cahil bilemez
Bedenler ölse de kimse silemez
Kalbimize yazdık Cumhuriyeti…
Abdullah Oral..
Pensilvanya daki yobaz terki diyar eylemiş
Münkir münafıkın huyu
Yıktı harap etti köyü
Ölüsüne bir tas suyu
Dökenin de avradını
Dağdan tahta indirenin
Iskatına oturanın
Mezarına götürenin
İmamın da avradını
Derince kazın kuyusun
İnim inim inilesin
Kefen dikmeye iğnesin
Verenin de avradını
Müfsidin bir de gammazın
Malı vardır da yemezin
İkisin meyit namazın
Kılanın da avradını
Kazak Abdal söz söyledi
Cümle halkı ta neyledi
Sorarlarsa kim söyledi
Soranın da avradını
Ya Rab sana yalvarırım
Ya Rab sana yalvarırım
Savaşlardan koru bizi.
Korkulardan, kaygılardan
Telaşlardan koru bizi.
Ömrümüz geçer gurbette
Gönlümüz gamda, mihnette.
Hem dünya hem ahirette
Ataşlardan koru bizi.
Uğramasın bize yalan
Ömrümüz olmasın talan
Dolu görünüp boş olan
Uğraşlardan koru bizi.
Nefsinin atına binen
Bir dem parlayıp da sönen
Yarı yoldan geri dönen
Yoldaşlardan koru bizi.
Ya Rab böyledir niyâzım
Sana geçer bir tek nâzım
Bize hekîm insan lâzım
Boş başlardan koru bizi.
Mihr-i muhabbet aşkına
Nur-u hidayet aşkına
Şah-ı Velayet aşkına
Kallaşlardan koru bizi.
Kimseye olduğundan daha fazla değer verme
Kimseye olduğundan fazla değer verme.
Çünkü verdiğin değerin senin ona saygından değilde kendi mükemmelliklerinden olduğunu sanırlar.
Meşhur piyanist Arthur Rubinstein konserlerinden birinde küçük bir kızın hatıra defterini imzalamakta tereddüt ediyormuş.
Ellerinin çok yorulmuş olduğunu ileri sürerek, küçük kızı başından savmaya çalışmış Kız, tereddüt etmeden şöyle demiş:
“Ellerinizin ne kadar yorgun olduğunu biliyorum ama inanın benim ellerimde, sizinkiler kadar yorgun…”Arthur Rubinstein anlayamamış ve nedenini sormuş küçük kıza; “Alkışlamaktan..” demiş küçük kız.
Karşınızdaki size değer veriyorsa eğer, siz de ona değer vermekten hiç korkmayın.
Ama onun değer sıralamasında alttaysanız boşa kürek çektiğinizi de unutmayın…
Sizin değer verdikleriniz size değer vermiyorsa onlardan uzak durun.
Yoksa 3 kuruşluk birisine 5 kuruşluk değer verirseniz; aradaki fark olan 2 kuruşa sizi satabilir…
Alinti
Hayli zaman oldu ne aradın sordun
Hayli zaman oldu ne aradın sordun
Hayli vakit doldu gelmedin durdun
Hasreti hançeri sineme vurdun
Demem o ki salım sen beni yordun
Dağlaramı yazdın
Sularamı yazdın
Rüzgara mı yazdın
Tez unuttun beni
Hayli yıllar oldu bekledim durdum
Hayli mevsim doldu gelmedin soldum
Yarim vicdanına kara sumu doldu
Duy sesimi salım hayat senle durdu
Dağlaramı yazdın
Sularamı yazdın
Rüzgara mı yazdın
Tez unuttun beni















