Cuma, Mart 27, 2026
No menu items!
Ana Sayfa Blog Sayfa 130

Ali Diyen Canlar Aşk Olsun Size.

0

Elest-i Bezminde, Ulu Divanda
Beli Diyen Canlar Aşk Olsun Size.
Muhammed Ali’ye İki Cihanda
Veli Diyen Canlar Aşk Olsun Size.

Âşık Olanların Bak Sinesine
Kulak Verir Gelen Bâtın Sesine.
Mürşid Huzurunda Kendi Nefsine
Ölü Diyen Canlar Aşk Olsun Size.

Velayet Nuru Var Hakkın Dininde
Tâlib Hizmet Eyler Pirin Önünde.
İmam Sorulunca Mahşer Gününde
Ali Diyen Canlar Aşk Olsun Size.

Velayet Aytan

Gaflet uykusuna dalmış insanlar

0

Gaflet uykusuna dalmış insanlar
Göz açıp gerçeği gören az olur.
Nefsinin kölesi olmuş insanlar
Kulluğun hakkını veren az olur.

Varoluş sırrını gördük Adem’de
Çok azımız kaldı sabit kademde
Herkes bir yol tutmuş gider bu demde
Hakikat yolunu süren az olur.

Doğal bitti, şimdi bir çok şey yapay
Gönül vermez böyle gidişe onay.
Elin kusurunu aramak kolay
Özünü meydana seren az olur.

İnsanlık yolunda oldu efkârım
Günden güne arttı ah ile zârım
Ben söylerim dinler geçer dostlarım
Sözün manâsına eren az olur.

Hâni nerde Mecnun, nerde Leylâ’lar
Öksüz kalmış, yetim kalmış sevdalar
Velayet’i yordu dövüş, kavgalar
Varıp bir gönüle giren az olur.

Velayet Aytan

HIZIR CEMİ BERLİN

0

Hızır Orucu: Bereket, İyilik, Merhamet Sembolü

Bereketin, kolaylaştırıcılığın, iyiliğin ve merhametin sembolüdür Hızır. Pek çok dini kitapta Hızır adına yer verilmiştir. Hızır, insanların en acil durumlarında ve en zor günlerinde onlara el uzatan bir yardımcıdır. Yardımın ve iyiliğin simgesi olan Hızır, birçok mezhep için önemli bir yere sahiptir. Nuh Tufanı’ndan Kur’an ve Tevrat’a, Gılgamış Destanı’ndan Yunan mitolojisindeki Glankos Efsanesi’ne kadar uzanan geniş bir yelpazede Hızır’a rastlamak mümkündür. Alevi inancı için de Hızır, bir kurtarıcı ve bilgedir.

Bir Alevi Dedesi’nin anlatımına göre; Hızır şu cümlelerle ifade edilir: “Hızır’ı yaratan bizim inancımız, ikrarımızdır. Onun için her birey kendi Hızır’ını farklı yer ve zamanda görür. ‘Birilerine Hızır ol ki, Hızır’ı yanında bulasın’ öğretisi bizim inancımızın önemli bir ilkesidir. Çünkü o sana hem veren hem de seni sınamak için isteyendir. Bazen fakir kılığında, bazen de vezir kılığında nail olur.”

Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden farklı ocaklara bağlı Canlar, Hızır Ceminde Alevilerin bu kutsal ibadetini birlikte yapacakları bir cem ile bitirecekler.

Bazı yörelerin 3 gün bazı yörelerin 7 gün tuttuğu Hızır Orucu içinde kötülük barındırmayan her cana sağlık sıhhat ve esenlik getirsin.

Gerçeğe Hü, Mümine Ali.

gönül bir saraydır sevgi sultandır
insanlar kendini bildiği zaman
ya hızır ya hızır ya hızır ya hızır ya hızır
canım ya hızır gözü kör olana ne yapsın hızır

garibanın gözlerinde sel olmaz, canım sel olmaz
dertli kerem boşa yanıp kül olmaz
insanlık bir bütün asla el olmaz
insanlar kendini bildiği zaman
ya hızır ya hızır ya hızır ya hızır ya hızır

Gönlü güzel insanlarla

0

Gönlü güzel insanlarda
Edeb ile âr bulunur.
İrfan kokar muhabbeti
Cemâlinde nur bulunur.

Dert ile dolsa da sine
Gel ağlama döne döne.
Belki azdır ama yine
Ahde sâdık yâr bulunur.

Günler gelsin geçsin böyle
Salma ömrüne velvele.
Gönül arzu etsin hele
Ağustosta kar bulunur.

Etsin bize Hak inayet
Tükenmesin bu muhabbet
Sitem etme Dost Velayet
Âşıklarda zâr bulunur.

Velayet Aytan

Cemal emmi eski komşular gitmiş

0

Cemal emmi eski komşular gitmiş
Arayı bozmuşlar haberin var mi
Terazi çekmiyor kantar pas tutmuş
Darayı bozmuşlar haberin var mı?

Kim demiş ki yanlış yola sapmışlar
Beceriyi Avrupadan kapmışlar
Her suyun başına bir hes yapmışlar
Dereyi bozmuşlar haberin var mı?

Nöker ağa olmuş ağaysa nöker
Ne saban var nede dönüyor teker
Küçüğü evlenmiş abisi bekar
Sırayı bozmuşlar haberin var mı?

Kültürü bozmuşlar böyle olmuyor
Düğünlerde davul zurna çalmıyor
Gelini sorarsan edep bilmiyor
Töreyi bozmuşlar haberin var mı?

Hani eski dostlar olmuşlar yaban
Selamı kesmişler hısım akraban
Ne dağda sürü var nede baş çoban
Yöreyi bozmuşlar haberin var mı ?

Arı doğal değil baktım ballara
Pilaka vermişler bütün mallara
Zeki kalk gidelim gurbet ellere
Burayı bozmuşlar haberin var mı?

Zeki Akalın

Her on yıl neler götürüyor

0

Aynı liseden mezun, 40’lı yaşlardaki arkadaş grubu akşam nerede yemek yiyeceklerini tartışıyorlarmış.

Sonunda “Neşeli Lokanta”da buluşmaya karar vermişler.

Gerekçeleri Maria adlı garsonun mini etek giymesi ve bacaklarının çok güzel olmasıymış.

10 yıl sonra, 50 yaşına geldiklerinde tekrar buluşmuşlar.

Buluşma öncesi aynı konuyu tartışmışlar ve yine “Neşeli Lokanta”da buluşmaya karar vermişler.

Bu defa gerekçe lokantanın yemeklerinin güzelliği ve zengin bir şarap yelpazesine sahip olmasıymış.

10 yıl sonra, 60 yaşına geldiklerinde aynı konuyu tartışmışlar ve yine “Neşeli Lokanta”yı seçmişler.

Bu seferki gerekçeleri lokantanın sessiz ve sakin olmasıymış.

Aradan bir 10 yıl daha geçmiş, 70 yaşına geldiklerinde aynı konuyu tartışmışlar ve yine “Neşeli Lokanta” demişler…

Gerekçeleri ise lokantanın tekerlekli sandalyeler için asansörünün bulunmasıymış.

Bir 10 yıl daha geçmiş, 80 yaşına gelmişler artık. Yine buluşup, gidecekleri lokantayı tartışmaya başlamışlar.

İçlerinden biri “Neşeli Lokanta” demiş.

“Harika…” demiş ötekiler. “Burayı hiç görmedik. Yeni bir yer… Ne iyi!.

Kibirli cahilin derdi çekilmez

0

Kibirli cahilin derdi çekilmez
Bir nevi namerdin lokması gibi
Hep kendine bakar karşıta bakmaz
Öküzün tirene bakması gibi

Bir dumandır her tarafı boğuyor
Hortum gibi tepe tepe yığıyor
Fakirin başına bela yağıyor
Zengine talihin akması gibi

Gecesini gündüzüne katıyor
Ham bakırı altın diye satıyor
Fakirin her şeyi göze batıyor
Akrebin yılanı sokması gibi

Hayat kantarında insan tartılır
Kim demiş ki koyun kurda katılır
Sabır eden her beladan kurtulur
Güneşin ufuktan çıkması gibi

Deryami kapılma dünya hırsına
Ne kendine güven ne birisine
Görüyorsun bütün işler gider tersine
Kedinin aslanı yıkması gibi
AŞIK DERYAMI BABA

Alevi’yiz Allah’ı bir bilenleriz

0

Alevi’yiz Allah’ı bir bilenleriz
Başımız ol yüce Kur’an’a bağlı
Resul’üne iman edenlerdeniz
Yolumuz bir ulu divana bağlı

Severiz Resul’ü aşk ile candan
Hazreti Ali’yi seçmeyiz ondan
Müsahip oldular hem teni tenden
Kalbimiz bir ulu ikrara bağlı

Aşığız bizler hakikatin yoluna
Rehberine mürşidine pirine
Hazreti Resul’ün İslâm dinine
Mezhebimiz İmam Cafer’e bağlı

Etmeyin iftira bize ne kârınız var
Hak’ka doğru dönen didarımız var
Hacı Bektaş gibi hünkârımız var
Gittiğimiz yollar dergâha bağlı

Severiz bizler on iki imamı
Kalben bağlıyız yoktur gümanı
Gelecek diye Mehdi sahip zaman
Âşık Musa’nın gönlü yollara bağlı

Musa KARAKAŞ

ŞAŞIP KALIYORUM …İlhan Selçuk

0

Arap İngiliz’le birleşmiş Türk’ü arkadan vurmuş
Ermeni Rus’la birleşmiş,
Doğu Anadolu’yu kana bulamış;
Rum Yunan’la, Yunan İngiliz’le birleşmiş,
Batı Anadolu’yu ele geçirmiş.
Ülkenin mahvolmadık, yıkılmadık, yanmadık,
kan dökülmedik, kül olmadık hiçbir yeri kalmamış,
Elde avuçta İstanbul ile İzmir bile yok!..
Anadolu’nun altı yedi milyon nüfuslu en yoksul bölümüyle, yüzde doksan beşi okuma yazma bilmez,
yorgun, yoksul, bitkin, ezik bir halk..
Nasıl kurtulmuşuz?..
Şaşıp kalıyorum.
Yunan’ı nasıl denize döküp hizaya getirmişiz,
İngiliz’i İstanbul’dan nasıl çıkarmışız,
dünyanın süper güçleriyle masaya nasıl eşit oturmuşuz?
Yıl 1923
Anadolu’da 10-11 milyon savaş artığı yaşıyor; aç biilaç, parasız;
Yüzde 95’i elifi görse mertek sanacak kadar alfabesiz… .
.
Ne yapacaksın?..
Demokrasi yap!.. Nasıl yapacaksın?..
1923’ün yanmış yıkılmış Anadolu’sunda nasıl demokrasi yapacaksın?..
Kalan ne? Yıl 1923
Komşunun komşuyu boğazladığı iç savaşlardan, Anadolu’yu mezbahaya döndüren dış savaşlardan yeni çıkmışsın.
Fabrikan yok,
İşçin yok,
İş adamın yok,
Mühendisin yok,
Doktorun yok,
Uzmanın yok,
Tüccarın yok,
Suyun yok,
Barajın yok,
Elektriğin yok,
Kadınların çarşafta çuvala giriyor,
Erkeğin dört karı alıyor,
Yurttaşlik yasası yok,
Üniversiten yok,
Banka yok,
Burjuva yok,
Proletarya yok,
İhracatçı yok,
İthalatçı yok,
Sermayen yok.
Kalkın bakalım…
Nasıl kalkınacaksın?…
Sermayesiz ekonomik kalkınmanın yumurtasız omletten ne farkı var?
Mustafa Kemal kuşağı ne yapmış?…
Yöneticiler devletçiliğe neden ve nasıl sarılmış?..
Türkler bankacılığı nasıl öğrenmiş?..
Merkez Bankası 1930’a değin neden açılamamış?..
Özel sektör nasıl oluşturulmuş?..
Yeni devlet nasıl kurulmuş?..
Çağdaş öğretime nasıl geçilmiş?
1920’de 10-11 milyon nüfusun yüzde 95’i
Alfabesizken savaş artığı bir toplumla,
Okuma yazma seferberliği nasıl açılmış?
Kitaplıklarda kitap yokken,
Ulusal kütüphane nasıl kurulmuş?..
Okullarda tarih kitabı bile yokken tarih nasıl yazılmış?..
Yok olmanın kuyusundan çıkıp var olmanın doruğuna nasıl tırmanılmış?..
Yunanlı ile dostluk nasıl kurulmuş?..
Avrupa’da saygınlık nasıl kazanılmış?..
Şaşıp kalıyorum.
2000’li yılları geçtiğimiz,
Yetmiş milyonluk Türkiye’nin haline bakıyorum…
Hiçbir şeyimiz yokken neler yapmışız?..
Herşeyimiz varken neler yapamıyoruz?..
Bir de bu ortamda,
Mustafa Kemal’e saldıranlara bakıyorum.
Daha çok şaşıp kalıyorum.
İlhan Selçuk

Mutluluk birine veya birşeye bağımlı olmamalı

0

Berberde oturmuş, hem sıramın gelmesini bekliyor, hem de hemen yanıbaşımda traş olan bir genç ile çalışan arasındaki sohbeti dinliyordum. Genç yakın zamanda evlenmiş ve balayından döner dönmez de, bankadan yüklü miktarda kredi çekip, eşiyle beraber müstakil bir ev almış. Öyle ki, eve giren paranın yarısından fazlası her ay krediye gidecekmiş, geri kalanıyla da, tatil yapmadan, gezip tozmadan falan idare edeceklermiş. Berber dayanamadı ve “Eee, peki bu krediler kaç yılda bitecek?” diye sorunca, genç kabataslak bir hesap yapıp “Otuz yılda biter.” dedi. Berberin gözleri açıldı.

-Otuz yıl mı?

-Otuz yıl.

-Yani, sen o zaman kaç yaşında olacaksın?

-Hımm…Elli beş yaşında olurum.

-Peki, neden böyle büyük bir ev aldınız ki? Hani demem o ki, daha küçük, fiyatı daha az bir ev…

-Olmuşken, büyük olsun dedik. Tanıdığımız bir iki çift var. Onlar da müstakil ev aldılar. Şimdi biz gidip bir apartman dairesi alsaydık, vallahi bizi tefe koyarlardı.

Berber durdu, başını kaşıdı ve uzun uzun aynadan gence baktı.
“Vallahi bu nasıl bir hesap, benim aklım ermedi be kardeş. En güzel zamanlarınızı bir evin kredisini ödemek için heba edeceksiniz, bir tatile bile çıkamayacak, sevdiklerinizi ziyaret edemeyecek, karı koca felekten bir gün çalamayacak, gezip tozup, eğlenemeyeceksiniz, otuz yıl sonra da, eviniz oldu diye mutlu olacaksınız, öyle mi?”

Bu kez şaşırma sırası gençteydi. Önce bir kem küm etti, ardından da “Tamam da abi, fena mı işte, yaşlanınca rahat edeceğiz.” dedi.

Berber başını iki yana sallayıp, gencin omuzundan tuttu ve “Ah be delikanlı” dedi “Siz sırf birileriyle yarışasınız diye ev almışsınız… Otuz yıl boyunca rahatsız, huzursuz ve endişeli bir hayat geçirdikten sonra elde edeceğin mutluluk ve huzur çok geç kalınmış bir rahatlıktır. Oysa her şey zamanında değerlidir. İnsan, eli kolu tutuyorken, gözü görüyor, kulağı duyuyorken, gücü kuvveti ve enerjisi yerindeyken, hem kimseye muhtaç olmamak için çalışmalı, hem de hayatı doya doya yaşamalı. Yoksa, yarın dediğin şey nedir ki? Kocaman bir hiç. Elli beş yaşında gurur duyacağın bilmem kaç odalı bir evin olacak ama sen aynı sen olmayacaksın. Sen evinden daha çok eskiyeceksin. “

Bu konuşmayı dinlerken, aklıma çocukluğum geldi. Dört odalı evimizin en havadar ve büyük odası kapısı kapatılarak misafirler için ayrılmıştı ve biz en küçük olanını oturma odası olarak kullanırdık. Lokumun en tazesi, terliğin en yenisi, böreğin en sıcağı, tabağın, kaşığın, çatalın en kalitelisi ve yastıkların en rahatı hep o çok sık gelmeyen ama gelmesi her an muhtemel misafirler içindi.

Annemin, ta biz çocukken aldığı bir yemek takımı vardı. Kıyıp da kullanmadı, öylece vitrine koydu. Sonra aradan yıllar geçti. Babam öldü, annem yaşlandı, biz büyüdük ama o yemek takımı hep o vitrinde kaldı.

Sonra bir baktım, durum bununla da sınırlı değilmiş. Nedense, her şeyin en güzelini ve en özelini kendimizden kısıp başkaları için kullanıyoruz.
Zamanı,
Mutluluğu,
Huzuru,
Vicdanı.
Hatta Sevgimizi bile!
Her an kapımızı çalması muhtemel birileri için, kendimizi varlık içinde yoksul bırakıyoruz.

Fransız Marksist yazar Guy Debord 1967 yılında kaleme aldığı “Gösteri Toplumu” kitabında hemen hemen şöyle der “Eskiden insanların bir var olma amacı vardı ama zamanla bu var olma amacının yerini sahip olma aldı. Bir şeylere sahip olma hırsı, var olma amacının önüne geçti ama daha kötüsü, bir süre sonra da, bu sahip olma hırsı yerini sahipmiş gibi olmaya bıraktı. Yani, sahip değiliz ama kendimizi bir şeylere sahipmişiz gibi yapmak zorunda hissediyoruz.”

Sonu gelmeyen, vahşi bir yarış bu.
Evin en heybetlisi, arabanın en hızlısı, mobilyanın en yenisi, telefonun en son modeli…
Ve bizler hayatlarımızın çoğunu sevdiklerimize ya da sevdiğimiz işlere ayırmak yerine, işte bu eşyaların kredileri, taksitleri ve borçları için heder ediyoruz. Sonra bir bakıyoruz, ömür geçmiş gitmiş. Belki elimizde bir şeyler var ama eski gücümüz, enerjimiz kalmamış ve hepimiz, saat sekiz, dokuz dedi mi, televizyon önünde uyayakalan ihtiyarlar oluvermişiz.

Oysa insan önce kendini güzel sevmeli.
Önce kendine, sonra da sevdiklerine sıkı sıkı sarılmalı.
Hayallerine ve özünü iyi hissettiği uğraşlara zaman ayırmalı.
Ertelenen, ötelenen mutluluk artık mutluluk değildir. Çünkü mutluluğa randevu verilemez!

İnsan önce kendini en güzel odalarda misafir edebilmeli.
Şarabın en kalitelisi,
Kıyafetin en yakışanı,
Yemeğin en lezzetlisi…

Bu dünyada insan önce kendi özünü baş köşede ağırlamalı.
Meyvenin tatlısı, yemişin tazesi, koltuğun rahatı, tatilin en keyiflisi…

Bakın, bir zamanlar yere göğe sığdıramadıklarımız, el üstünde tuttuklarımız ve ciğerimizden koparıp verdiklerimiz, şimdi yanımızda değiller.
Herkes bir şekilde gidiyor, geriye bir biz kalıyoruz.
Öyleyse, misafir olduğumuz şu yeryüzünde, hemen şimdi, şu anda, sonraya bırakmadan, misafir odalarının kapılarını kendimize açma vaktidir.

En son ne zaman elimize kitap aldık?
Ne zaman oturup da eskilerden kalma bir plağa kulak verdik, fotoğraf albümlerine baktık, kaybettiklerimizin yüzlerini hatırlayıp, gülümsedik?
Ne zaman vurduk kendimizi dağlara, ovalara, köy yollarına?
En son ne zaman çimenlere uzanıp gökyüzüne baktık, hayaller kurduk, ve umut ettik geleceğe dair?
Bir çocuğa uzatılan el, bir dayanışma çalışması, spor, sosyal faaliyet, tiyatro, sinema, resital ya da müze…
En son ne zaman yaşadığımızı farkına vardık?

Öyleyse, hadi.
Pahalı olmasa da olur, el aleminki kadar şatafalı olmasa da olur ama şu üç günlük ömrümüz mutlaka kaliteli olsun, bizim olsun, bizden olsun, bizim için olsun.

***
Özünüze rast gelesiniz.
Sevgiyle…

t a m e r d u r s u n
#tamerdursun

Ben Ölürsem Akşamüstü Ölürüm

0


Ben ölürsem akşamüstü ölürüm
Şehre simsiyah bir kar yağar
Yollar kalbimle örtülür
Parmaklarımın arasından
Gecenin geldiğini görürümBen ölürsem akşamüstü ölürüm
Çocuklar sinemaya gider
Yüzümü bir çiçeğe gömüp
Ağlamak gibi isterim
Derinden bir tren geçer

Ben ölürsem akşamüstü ölürüm
Alıp başımı gitmek isterim
Bir akşam bir kente girerim
Kayısı ağaçları arasından
Gidip denize bakarım
Bir tiyatro seyrederim

Ben ölürsem akşamüstü ölürüm
Uzaktan bir bulut geçer
Karanlık bir çocukluk bulutu
Gerçeküstücü bir ressam
Dünyayı değiştirmeye başlar
Kuş sesleri, haykırışlar
Denizin ve kırların
Rengi birbirine karışır

Sana bir şiir getiririm
Sözler rüyamdan fışkırır
Dünya bölümlere ayrılır
Birinde bir pazar sabahı
Birinde bir gökyüzü
Birinde sararmış yapraklar
Birinde bir adam
Her şeye yeniden başlar

Ataol Behramoğlu

Çıralık

0

ALİ SÖNMEZ BERLİN

ÇIRALIK / BERLİN

Çıralık nedir ?
Neden Çıralık denmiştir?

Yüz yıllardır Alevi Dedelerinin Talibine giderek onların
görgüsünü görüp sorunlarını çözdüğü, toplumun birliği için her yıl yapılan bu görgü Cemlerinde Dedelere verilen (Para, Erzak vs. )
Hakullaha Çıralık denir.

Çıralık Çıra kelimesinden türemiştir, Çıra ise genelikle Çam ağacından olur
Yağlı olan bu ağaç çabuk tutuşur ve alev alır, ısı ve ışık verir, Cemlerde yakılan çıra aydınlığı temsil eder.

Kökeninde ışık aydınlanma yatar. Bu aydınlanmayıda Mürşitler, Pirler, Dedeler, Rehberler ve Halk Aşıkları yapar.
Işık Alevi inancında kutsallardan biridir,

Ateş
Su
Hava
Toprak olarak söylenir.

Ateş : Yolu ( Tarikat Kapısını)
Su. : Marifet Kapısını
Hava : Hukuk (Şeriat Kapısını)
Toprak : Hakikat Kapısını Temsil eder.

Aydınlanma ise bilgi ile olur,senelik görgü cemlerini icra etmeye gelen Pirlerimiz farklı bir yerden geliyorsa ona Rehber; Köçek, Gürgür baba veya, bazı bölgelerde Köçük denen kişiler eşlik eder.
Gürgür baba aynı zamanda Dergahların Cem yapılacak Meydan ve ocaktan sorumlu kişidir, cemler bazen haftalarca sürer bu zaman zarfında ocağın ve Çıranın sönmemesi gerekir.
Şayet ocak veya Çerağı sönerse Gürgür Baba Toplum tarafından sorguya çekilir cezalandırılır.

Anadoluda yaşayan birçok toplulukların inançları birbirine yakın inançlar olduğundan
Örnek. Nusrayiler, Haydariler, Kalenderiler, Kızılbaşlar,
Bektaşiler,
Rafizilerler vs.

Birbirlerine yakın olduklarından bu inançların hepsine 150-200 sene öncesinde
Alevi topluluklar denmiştir.

Alevi inancı için çok önceleri Işık insanları, Luviler, Alavi , Kızılbaş Bektaşi gibi tabirler kulanılmasın Alevilerin Güneşi, Suyu, Havayı ve Toprağı kutsal saydığındandır ve Evreni bir bütün olarak görmelerindendir.

Çıra Çıralık bunun için çok önemlidir.
Gaziantep/Yavuzeli/ Sarlar Köyündeki çıralık ne zaman ortaya çıkmıştır?

Daha önceleri Çıralık denen mekanın yerine Çelemi ziyaret edilirdi.
Çelemi
Tarihi fazla bilinmemekle beraber Çepnilerin önemli bir ziyaret yeriydi, buraya giden çepniler Fırat nehrinden biraz yüksekçe olan Çellemide , mağaranın içerisine taşlar yapıştırılı, dilekler tutulur, mumlar yakılır,
çevre sosyal sorunlar konuşulur, sorunlar bir karara bağlanırmış.
Köylü adak veya kurbanlarını adar, üç doru veya Hace Küreşte tığlarlarmış.

Ayıntap ( Rum Kale) civarının Pirleri olan

Deveçililerden Dedelik yapacak kimse kalmayınca, Bu Aileler (Sönmezler, Göksular, Göçmenler ve Güllerlerdir,)

Not: O dönem oluşan salgın bir hastalıktan dolayın Ailenin tüm büyükleri Hakka yürümüş sadece beşikte bir bebek kalmış ondan tekrar çoğalmışlar.) Sene 1814. Tahmin edilmektedir.

Dede Karkını Anadoluda çıkan ilk Mürşit Ocaklarından biridir, diğer bir ismi NUMAN Dede dir.
Dede Karkının iki evladı vardır bunlardan biri Geyikli Dede Karkındır diğeride Deveci Dede Karkındır, Deveci demelerinin sebebi Selçuklu ve Osmanlı döneminde Ortadoğudan Balkanlara kadar develerle taşımacılık yapmışlardır. Türkmenlerin içerisinde hem Ocak hemde Boy beyleri olan tek oymaktır.

Deveçi Dede Karkının akrabaları olan

Adıyaman (Yusufellinden) gelen Dede Karkın Dedeleri
Ali Dede, Mehdi Dede Mamo Dedenin Derviş Dedenin babaları, amcaları bu görevi üstlenmişlerdir.
Yusuf elinden gelen Dedeler Çellemide karşılanır, Bahçelerden ugurlanırmış. Kasabalılara ait olan bahçelerdende ugurlanılan bu Dedelere ve Alevi toplumunun bahçelere zarar verdiğini düşünen Kasabalıların itirazı üzerine
1930 yılarında Sarılar Köyü Muhtarı İsmail Sönmez ve İhtiyar heyetinin aldığı bir kararla Şimdiki Çıralık dediğimiz yeri seçerekten karşılama ve ugurlamanın burda olması ve her bir aile içinde buraya bir Ağaç Birer DORU dikilmesi kararlaştırılmıştır. 1930 yılından beri her sene kutlanan Çıralık bir şenlik haline dönüşmüş ve son 13 yıldır Berlinde de kutlanmaya başlanmıştır.

Çepniler Kimdir?

ÇEPNİLER üç okların Oğuz Kağanın oğlu Gökhan soyundan gelen bir Türk aşiretidir.
Trabzon ,Sinop, Girasun ,Sivas, Erzincan, Gaziantep, Balıkesir, Aydın, Halep, Kerkük Musul ve Rakka,

Balkanlarda (Gagavuzlar )çepni oldukları biliniyor. 1071 tarihinde Anadoluya gelen 30 bin çadır ve 1277 tarihlerinde Moğol istilasından bu coğrafyaya 100 bin çadır geldiği tahmin edilmektedir. Bu bölgelere yerleşen Çepniler farklı inançlara sahiptiler.Hacı Bektaşi Veli müridlerinden Kadıncık Ana
Abdal Musa Çepni olduğu söylenir.

1515 yılına kadar Girasun ( Vilayeti Çepni )olarak anılıyor. İslamiyeti kabul etmeleriyle birlikte bir çoğu İran Safevi inancının etkisiyle Alevi Bektaşi olan bu bölgeler daha sonraları Sünnileştirilyor
Gaziantep Balıkesir çepnileri hem Oğuzlardan gelen gelenekleri koruyup Alevi inanç ve felsefesini günümüzde hala devam ettiriyorlar.

Türkmenler çok farklı inançlara sahipler, Yahudi, Hristiyan, Budist, Müslüman ve Alevi olan birçok inanç sisteminde Türklere rastlamak mümkündür. Aydın ,Balıkesir Çepnileri Gaziantep çepnileriyle kılık kıyafet konuşma Şive birbirleriyle hemen hemen aynı gibidir.

Cumhuriyeti kuruluşunda Atatürkün yakın korumaları etrafındaki bir çok askerin şavaşçı ve gözü kara oluşundan Çepnilerden oluştuğu bilinmektedir.

Çepniler ayrıca; Ege bölgesinde Çanakkale, Manisa, İzmir; Marmara’da Balıkesir’de yaşarlar. Ayrıca Sivas, Gaziantep’te de Çepni köyleri vardır. Çanakkale Küçükkuyu’da bulunan Büyük Çetmi ve Küçük Çetmi köylerinin ve civar köylerin halkının önemli bir bölümü Çepni kökenlidir. Bolu Merkez ve Mudurnu ilçesinde de birer tane Çepni köyü bulunmaktadır. Bursa’nın Mudanya ilçesinde de bir Çepni köyü bulunmaktadır.
Gaziantep Çepnilerinin ve diğer bölgelerdeki çepnilerin Bağlı bulunduğu
Mürşit Ocağı Dede Karkın Ocağıdır. Dede Karkına bağlı

Pir Ocakları ise Şöyledir… Kazımoğluları, Abdal Musa,Arzuman, Gözü Kızıl, Beyaz-ı Bostan
Köse Süleyman ocağı ( Balıkesir ) Celal Ali Abbas
Kaygusuz Abdal, Kul Himmet, Çalap Verdi, Ali Seydi, Şeyh İbrahim talip ocaklardır.

Görgü Cemleri için gelen Dedeleri karşılayıp ve uğurlama için yapılan bu Festival Bu gelenek günümüzde hala Gaziantep yöresinde devam etmektedir.
1961 Almanyaya göçle birlikte ağırlıklı Berlinde olan Gaziantep çepnileri çıralığı Berline taşıyıp bu yıl 13. çıralığı şenliğini kutlamaktadır. Emeği geçen tüm Canların dilekleri kabul ola.
Hakk yolundan ayırmaya ,Pirimiz Dede Karkının himmeti üzerlerinde ola.
Hızır yoldaşları yardımcıları ola, dil bizden nefes Dedemizden ola gerçekler demine Hü
Hepinize Aşk ola

Oğuzlardan / Berline
Ali Sönmez

Not
Höso Dede
Üçüncü dördüncü kuşak Deveçililer
Rukiye Ana
İsmail Sönmez Dede

Kaynaklar: Oğuzlar Türkmenler Boy Beyleri/ Prof Faruk Sümer, Prof Gülçin Çandarlı oğlu, Prof Yusuf Halaçoğlu, Hacı Bektaş Üniversitesi Rektörü Ahmet Taşkın, Prof Bülent Akın

Gözler yangın şimdi

0

Bunca yıl çığlıklar koşturulmuş bu yolda
Deli taylar gibi ter içinde çığlıklar
Savrulan bir yanlışa vurulmak için mi
Yoksa dağları yırta yırta yürüyen
Bir ırmak diliyle durulmak için mi

Gözler yangın şimdi – ufuklar duman
Dünya değişiyor masalı koca bir yalan

Tam kırk yıl bulandırdılar suları
Nilüferleri dağlara taşıdılar
Kekikleri çaylara
Uğrun uğrun – ince ince – gizlice
Ve sinsice yürüdüler karanlıklara
Pınarbaşlarında yarpuzlar utandı
Ormanlarda köknarlar
Sonra leylak düşmanı bir akşam vakti
Dünyanın değiştiğini buyurdular
İhanetin kanlı bir gelinlik içinde
Yeryüzünün yatağında doyurdular
Durduk düşündük sularla birlikte
Dağlarla – ormanlarla – bulutlarla birlikte
Durduk düşündük

Nergislerle – nevruzlarla – güllerle birlikte
Yok olan hiçbir çiçek yoktu yeryüzünde
Durduk düşündük turnalarla birlikte
Martılarla – kumrularla güvercinlerle birlikte
Yok olan hiçbir güzellik yoktu gökyüzünde
Durduk düşündük

Nehirlerle – denizlerle – okyanuslarla birlikte
Yok olan hiçbir dalga yoktu suyüzünde
Yalnızca onların külleri vardı
Ki çiçek çiçek öldüren yeryüzünü
Yalnızca onların zehiri vardı
Ki bulut bulut öldüren gökyüzünü
Yalnızca onların pisliği vardı
Ki lağım lağım kirleten suyüzünü
Onlardan başka yoktu dünyaya düşman olan
Tam da yunuslar sevişirken Arşipel’de
Tam da gökkuşağı sevinçleşirken
Özlenen renkler siliniyor dediler

Tam da insanın insanlığına çeyrek kala
Yarım metrelik cam bir savaş alanıyla
Çıktılar karşımıza teknoloji yalanıyla
Gözler yangın şimdi ufuklar duman
Dünya değişiyor masalı koca bir yalan
Çocuklar ölürken bütün ülkelerde

Ey koca Nazım
Ey ustamın ustam dediği
Milyonlar içindeki vatansız yalnızım
Çocuklar güldü demiştin o büyük ülkede
Gel de gör şimdi
O yüzlerde büyümüş yarınsız öfkeyi
Gel de gör

Gece gelen telgraftaki o yüce değerin
Nasıl bir körlüğe kurban edildiğini
Yüreklerde yükselen son anıtın da
Gel de gör nasıl yerlere serildiğini
Sonrası vurgun – soygun ve talan
Sonrası gözyaşı ve kan
Çaykovsky Harlem’de bir tepinme
Tolstoy sütyen boşluklarında pembe dizi
Mayakovsky bir papaz duası belki
Puşkin çarlık özleminin şiirsel gizi
Gözler yangın şimdi ufuklar duman
Dünya değişiyor masalı koca bir yalan

Ne olur tunçtandı – demirdendi demeseydin
Bir tabuttan korkan o şaire gönül vermeseydin
Alsaydın Neruda’nın Şili kasımpatılarını
Hasan Hüseyin’in kırmızı gül dallarını
Howard Fast’ın fırtına sonrası çığlıklarını
Ölmeden önce mezarının başına koysaydın
Burcu burcu – gürcü gürcü koksaydın
Dünya değişiyor masalına kahkahalar atsaydın
Son anda sokup ellerini hasta kalbine
Çocuk yüzlü yepyeni bir şiir çıkartsaydın

Nasıl da severim seni
Hiroşimalı bir kızın yaprak dudaklarında
İşçi tulumuyla Taksim alanında
Ve 1960 yazında Küba’da nasıl da severim
Al şimdi ellerimi
Yattığın o büyük ülkenin topraklarına uzat
Yanar parmaklarım – yanar
Ne Şolohovlar ne de Gorkiler var
Yalnızca seni o topraklara tutsak edenler
Ve Memed’in özlemiyle oraya gömenler var
Yanardağ mı patlıyor bilemiyorum
Denizlerle karalar yer mi değiştiriyor
Dinozorlar mı göçüyor yoksa

Bir yanım tırpan yine – bir yanım gül bahçesi
Bir yanım soygun yine – bir yanım ter ezgisi
Söyler misin ey ustaların ustası
Nedir bu değişmenin yarınsız sonrası
Şimdi senin ceviz yaprağı kıvıl kıvıl ülkende
Kimi dünya değişiyor masalanın hayalinde
Ki Orta Asya’nın kımız tadı hala dilinde
Kimi Zonguldak madenlerinde
Paşabahçe’de ve Çukobirlik’te
Yurtiçi kargoda ve Toros gübrede
Direnen bütün yüreklerle birlikte
Kimi dört bin yıllık bir güneş peşinde
Adının özgürlüğü için dövüşmekte
Değişen nedir söyler misin

Alınterinin nehirleştiği bu yaşam içinde
Bir tren penceresinde saman sarısı saçlar
Rüzgârın yelesinde nasıl ülkeden ülkeye
Beyinden yüreğe nasıl fırtınalarla koşar
O büyük coşkular
O sonsuz duygular

Uzansam her teline şimdi ellerim yanar
Her biri beş dolara bir masadan uçar
Başka bir masaya konar
Seninse bu körkütük gidiş içinde
İnsanlık adına yüreğin bir başka kanar
Dikersin gözlerini masmavi yarınlara
İnsanlığın insanca yaşamını özlersin
Ve söylenirsin kendi kendine
Çağının tanığı her şair gibi sen de

Ne açlık
Ne zulüm
Ne de kan
Ancak biz kazandığımız zaman
Ve bütün insanlık insanca yaşadığı zaman
Adnan Yücel

Notr Damm Kilisesinin Kamburu

0

Hemşire Gudule, yıllar önce önce bir kız çocuğu dünyaya getirir. Çingeneler, bu çocuğu beşiğinden çalarlar ve yerine de bir başka bebek bırakırlar. Bıraktıkları bebek anlatılamayacak derecede çirkin ve kambur bir bebek olan Kuasimodo’dur. Hemşire Gudule, onu Notre Dame Kilisesi’nin kapısına bırakır. O günden sonra Kuasimodo’yu baş Rahip Frollo büyütür. Kuasimodo, Frollo’ya bir köpeğin sahibine sadık olduğu kadar sadıktır. Insandan çok bir maymunu andıran uzun kolları; eğri, girintili çıkıntılı burnu, kambur bir sırtı vardır. Ayrıca gözlerinden biri iri bir yumrunun altında kaybolmuş gibidir Kuasimodo.

1482 yılındaki Aptallar Festivali, Fransa Kralı II. Louis’in oğlunun düğün hazırlıklarıyla aynı zamana rastlar. Bu festivalde yılın en çirkin adamı seçilecektir. Kuasimodo, en çirkin adam seçilir. Görevi kilise çanlarını çalmak olan Kuasimodo’nun kulakları çanların gürültüsünden sağır olmuştur. Halk, yılın çirkin adamını omuzlarında taşımaya başlar. Paris sokaklarında dolaşırlarken geçimini dans ederek, eğittiği keçisiyle oyunlar yaparak sağlayan Esmeralda ile karşılaşır. Herkes Esmeralda’nın ince, kıvrak vücuduna, güzel dansına hayran olur.

Çirkin olduğu kadar ince hassas, duygusal bir insan olan Kuasimodo, Esmeralda’yı görünce ona aşık olur.

Esmeralda, hemşire Gudule’den çalınan kızdır. Esmeralda, geçmişi hakkında herhangi bir bilgiye sahip değildir. Geçmişiyle olan tek bağı, boynuna astığı bir bebek patiğidir. Onun yardımıyla annesini bir gün bulabileceğini umut etmektedir.

O güne kadar dünya arzularından uzak, tam bir dini hayat yaşamış olan rahip Frollo, genç ve güzel bir bakire olan Esmeralda’yı görünce onu arzulamaya başlar. Ona şehvet dolu gözlerle bakar.

Çirkin adam Kuasimodo, aşık olduğu güzel Esmeralda’yı kaçırmayı planlar. Rahip Frollo ona yardım edeceğini söyler. Aslında rahibin fikri başkadır. Çünkü Esmeralda’yı o da arzulamaktadır. Niyeti kızı bir odaya kapatmak ve boş vakitlerinde onunla vakit geçirmektir.

Paris’in karanlık sokaklarından birinde Kuasimoda ve rahip Frollo, Esmeralda’yı kaçırmaya çalışır. Muhafız bölüğü yüzbaşısı gelir ve kızı kurtarır. Kuasimodo ve Frollo kaçar. Frollo’yu tanıyamazlar ama Kuasimodo’yu tanırlar. Kuasimodo ceza olarak çarmıha gerilir, kırbaçlanır. Sırtı kan içindedir. Susuz kalır, kendisini seyredenlerden yalvarırcasına su ister. Herkes güler ve onunla alay eder. Kuasimodo’ya güzel Esmeralda su verir. Kuasimodo göz yaşlarını tutamaz.

Rahip Frollo hâlâ Esmeralda’yı arzulamaktadır, Esmeralda ise kendisini kurtaran yüzbaşıya aşıktır. Rahip Frollo, yüzbaşıyla Esmeralda’nın buluşmalarını sağlar. Bu sırada yüzbaşıya saldırır, onu bıçaklar. Rakibini öldürdüğünü sanan rahip, oradan kaçar. Suç, Esmeralda’ya kalır. Yüzbaşıyı öldürmeye kalkışmaktan idama mahkum edilir.

İdam edilmek üzere kilise önüne getirilen Esmeralda’yı Kuasimodo, balkondan sarkıttığı bir iple kaçırır ve kilisedeki bir odaya saklar. O yıllardaki inanışa göre kiliseye saklanmış olan bir kişi azılı katil de olsa tevkif edilemez.

Rahip Frollo, çingeneleri Esmeralda’yı kaçırmaları için kışkırtır. Çingenelerin Esmeralda’yı kurtarmak için geldiğini bilmeyen Kuasimodo, tek başına onlarla çatışmaya girer. Bu kargaşayı fırsat bilen rahip Frollo, arkadan dolaşıp Esmeralda’yı kaçırır. Onu idam edileceği Palace de Gröve’e götürür. Kıza, kendisine teslim olursa onu ölümden kurtaracağını söyler ama kız kabul etmez. Rahip kızı cezalandırmak için, yıllar önce çingeneler tarafından kızı, kaçırılan hemşire Gudule’nin hücresine atıp, çingenelere kini olan Gudule’nin onu dövmesini sağlar. Hemşireyle Esmeralda boğuşurken hemşire kızın boynunda asılı patiği görür. Onun kendi kızı olduğunu anlar, onu kurtarmaya çalışır. Ne var ki iş işten geçmiştir. Esmeralda idam edilir.

Kuasimodo, öfkeyle rahip Frollo’yu kilisenin balkonundan aşağı atar. Rahip ölür. O günden sonra Kuasimodo’yu gören olmaz.

Kral 8. Charles döneminde, suçluların cesetlerinin atıldığı mahzen açılır. Mahzende bir kadına sarılmış halde kambur bir erkek cesedi vardır. Belli ki Kuasimodo, burada Esmeralda’nın ölü bedenine sarılmış ve ölümü beklemiştir.

Arada bir okumakta fayda var

0

İranlı (Güney Azerbaycanlı) bir Türk olan ve halen Ülkemizde yaşayan kimyacı ve felsefeci Dr. Anooshirvan Miandji’den (Anuşirvan Miyancı’dan) insana ve hayata dair ibretlik tespitler!
1-Beyin bir donanımdır, her insanda vardır!
Akıl bir yazılımdır, her insanda yoktur.
2-Evrendeki en mükemmel laboratuvar insan beynidir!
İstediğini düşünerek sentezler.
3-Bilim insanı olmanın birinci şartı, bilmediğini yüreklice söyleyebilmektir.
4-Bir toplumun okuyup geçenlere değil, okuyup düşünenlere ihtiyacı var!
5-Aptallaşmanın en kolay yolu merak etmeyi bırakmaktır.
6-Karın tokluğuna yaşanan bir yerde ilkeli düşünce üretmek mümkün değildir.
7-Çocuklar yetişkinlere göre daha iyi akıl yürütürler! Çünkü önyargıları yoktur.
8-İki yüz kelimeyle düşünen biri, iki bin kelimeyle düşünen birini asla anlayamaz.
9-Büyük bir güç mü istiyorsunuz?
İşte o gücü size gösteriyorum! Hayal gücü.
10-İçinizdeki çocuk yaşıyorsa, yaşlanmıyorsunuz demektir.
11-Düşüncen fakir ise diğer zenginliklerin seni kurtarmaz.
12-Size bütün kapıları açan bir anahtar vereceğim! Bu anahtarın üzerinde iki şey yazılıdır!
Biri sabır, ötekisi nezaket.
13-Sessiz çığlıklar sesli haykırışlardan daha etkilidir.
14-Dilinizi sökün, tamir edin ve yeniden yerine takın! Çünkü bütün sorunların temelinde o var!
15-İnsan, duymak istediklerinden vazgeçmedikçe uyanamaz.
16-Doğru sözler karşısında yapılacak en iyi hareket, bir kenara çekilip sessizce dinlemektir.
17-Uzmanı olmadığınız konularda kendinize yakışanı yapın ve bir kenara çekilip sessizce oturun!
18-Bir insanı ancak kendisi engelleyip, kendisi durdurabilir.
19-Önündeki seçeneklerden en zorunu seçen başarılı olur.
20-Vazgeçmezsen, doğru seni önünde, sonunda bulur.
21-İnsan, sorun yaşadığı oranda değil, sorun çözdüğü oranda gelişir ve olgunlaşır.
22-Kendi üzerinizde çalışmaktan vazgeçmeyin! Aksi halde gelişip olgunlaşamazsınız.
23-Kitaptan ve kütüphaneden uzaklaşıldıkça cehalet artar!
Cehalet arttıkça da sefalet ve felaket artar.
Sefaletin ve felaketin getirdiği ise acı ve göz yaşıdır.
24-Ahlaksızları ahlaklı gibi göstermek bir toplumun ahlakını bozar.
25-Bir toplumun çoğunluğu, olduğundan daha ahlaklı görünmek çaba ve gayreti içindeyse, bilin ki o toplumda ahlak sorunu vardır.
26-Herkesten ve her şeyden umudunuzu kestiğiniz anda belki de kurtarıcı sizsinizdir! Küsmekten ve kabullenip bir köşeye çekilmekten daha başka bir yol var!
Mücadele etmek.
27-Ekonomik gelişmeyi kişisel ve zihinsel gelişmenin önünde tutan toplumlar, kesinlikle uygarlaşamazlar.
28-Gönlü güzel olanın niyeti de, söylemi de, eylemi de güzeldir.
29-Karnı doymayan değil, gözü doymayan insan fakirdir.