Home Kültür ve Sanat Türküler-Sanatçılar Musa Eroğlu’yla Halk Kültürü ve Halk Müziği Üzerine Söyleşi: Ayhan Aydın
Türküler-Sanatçılar - 18. Oktober 2020

Musa Eroğlu’yla Halk Kültürü ve Halk Müziği Üzerine Söyleşi: Ayhan Aydın

Sayın Musa Eroğlu, ülkemizin değerli müzik sanatçılarından birisiniz. Kendinizden bahsetmenizi istesek, neler söylersiniz… Yaşamınızdan, çalışmalarınızdan?

― 1946 yılında İçel’in Mut Kazası’nda doğmuşum. Ortaöğrenimimi Mut’ta tamamladım. Mut’ta eğitmenler çoktu, o zamanlar. 1953’lerde, 2500 nüfuslu bir ilçeydi, Mut. Bizim köy Maçkuru Köyü. 1870’lerde Malatya’dan Adana’ya gelenlerin, Cumhuriyet öncesi siyasal yapının verdiği bir görüntünün yansımaları olan uçbeyliklerin teşekkülüyle oluşmuş bir yerleşim vardı. Hatta bizimkiler sanki burada beylerin olması gibi bir durum varmışcasına, buralara „üçbeylik, üçbeyler“ derlerdi. Bu yerleşim alanından bizim köye sekiz km. bir mesafe vardır. O zamanlar davar güderek aileme katkıda bulunuyordum. O tarihlerde cumartesi öğlene kadar okullar açıktı. Bir pazarımız vardı. Pazartesi günleri davar güdüyordum. İki gün çalıştığımda, on kuruş para alıyordum. Ortaokullarda hocalarımız yöresel unsurlara, folklora, oyunlara çok önem veriyorlardı. Ortaokuldayken bir müsamerede bana „Karacaoğlan“ı oynatmışlardı. Saz çalıyordum. Saz çalma babadan-dededen kalma gelenekti, aslında. Bunu öğrenmek adeta zorunluluktu. Esasında bizim köyün dışında, Mut’tun diğer köylerinde saz çalmak-türkü söylemek pek yoktu. Yörede „Karacaoğlan“la ilgili geleneği, şenliği sürdüren bir köydü, bizimkisi. Çevrede davul-zurna dışında müzikal pek bir renklilik yoktu. O yüzden bizim köy biraz da dışlanmıştı, çevre köylerce. O Karacaoğlan şenliğindeki rolüm, beni çok etkiledi ve böyle sürüp gitti. Sürekli çalışarak, kendimi geliştirerek sanatımı bugünlere getirdim. Bu sanat ve her sanat için bir ömür yetmez aslında. Bir altyapı zaruri, okul zaruri tabii eğitim temel zaruriyet. Mut’ta bir folklor gurubu oluşturuldu. Ben orada görev aldım. O Karacaoğlan oyununun, beni peşinden sürükleyen o oyunun peşinden gittim hep.

Bir güneşti, bir aşktı, bir hedefti de siz oraya doğru koşan atlı mıydınız?

― Pek atlı denemez; ama bir hedefti. Ortaokuldayken, şu elimdeki bağlamanın mutlaka bilimsel bir yere ulaşması gerekir diyordum, kendi kendime.

Sanat ve tabii müzik eğitimle gelişebilir yani….

― Mutlaka. Eğitim şart. Ben zaten o eğitim zorunluluğunu dile getirdim hep. Onu kovaladım, hayatım boyu. Eğitim şart. Onun peşinde, izinde bugünlere gelmeye çalıştım. Olanaklar elvermediği için birçok düşlediğim şeyi yapamadım. Okuyamadım mesela. Kendimi yetiştirebilmek için sürekli kitap okudum. Ne kadarını anlayabildiysem…

Siz bir müzik sanatçısısınız. Müzik… Evrensel armonisiyle dinleyiciyi sarıp, bambaşka ufuklara götüren müzik. Peki, sizce insanlar niçin müzik dinler. Niçin buna ihtiyaç duyarlar? Sizce müzik nedir? Sesler, armoniler birçok aletler… müziği siz nasıl tanımlıyorsunuz? Müzik tanımlara sığar mı?

― Bu sorunuza iki şıklı bir cevap vereyim: Sık sık duyduğumuz bazı sözler vardır: „Ben küçükken çok kabiliyetliydim, komşuların teşvikiyle… gibi. Müzik, insanın doğumundan önceki hayat evresinde de onu etkiler. Yani anne karnındayken insanlar, müzikle etkileşime girerler. Bu benim ilk fikirlerimdi. Sonradan bunu kitap araştırmalarında somutlamaya çalıştım. Çocuk annesini 23 aylıkken tanıyamaz; ama çocuk bu devresinde bile kimsede durmazken, annenin kucağında durur. Çünkü onun ritmine, müziğine alışmıştır. Aksi takdirde tanımadığı insanın niye kucağında dursun? Ağlayan bir çocuğu annesi bağrına bastığı zaman hemen ağlamasını kesiyor. 1971’lerde benimle yapılan bir röportajda „müziğe ne zaman başladığınız?“ sorusuna „beşikte“ diye cevap vermiştim. Bir hayli de gülmüşlerdi bana. Ama şimdi onu biraz daha geriye doğru götürüyorum… Müzik, ritm demektir, aslında. Duymadır, müzik, gelen frekansı duyma. Ayırt edebilmedir. Rahatsız ediciyi, etmeyenden ayırt etmedir müzik. Armoni şekline dönüşünce birinci ikinci uyumu yakalayabilme durumudur. Bu çok geniş bir kavram aslında. Neden bir karganın sesine çirkin diyoruz da bir bülbülün sesine güzel diyoruz. Niye, bize yumuşak geliyor, bülbülün sesi. Öfkeli bir insanın sesini, öfkeli bir şekilde dinliyoruz. Bunun bir yorumu insanın beyninde, duygularında.

İkinci şık şu: İnsan müziksiz yaşayamaz. Herhangi bir ihtiyaçtan dolayı çocuk ağlayabiliyorsa, o ağlayarak müzik yapıyor. İhtiyaçtan doğmuştur bu. İnsanın ihtiyacı olmasa müzik de olmazdı.

Tüm müzik türleri bir yaratıcılık ürünü. İnsanlar ve insan toplulukları duygu, düşünce, heyecan, kaygı ve sevinçlerini müzikle aktarmışlar, yüzyıllarca. Ama, peki, halk müziğinin diğer müzik türlerinden bir farkı sözkonusu mu? Böyle bir farktan bahsedebilir miyiz?

― Her ne kadar halk müziğine duygusal yaklaşıyorsak da orada başka nedenler var. Mesela, beni çok etkileyen dünyada iki müzik türü var: Caz, zencilerin-işçilerin müziği, ikincisi; çingenelerin yaptığı müzik. Bunlar beni çok etkiliyor. Çünkü, onlar tam bir halk müziğidir. Üçüncü olarak da halk müziğimiz. Amerika’daki çalışanların, zencilerin, işçilerin müziğiyle; Anadolu’daki halkın müziğinin birbirinden fazlaca fark olduğunu sanmıyorum. Çünkü bu bir gereksinmedir, ihtiyaçtır. Nedir bu gereksinme? Öfke gerekiyor. Çalışıyor, üretiyor, emeğinin hakkını alamıyor, öfkeyle bunu yansıtacak, müzik bir ihtiyaç, araç bu yüzden.

Sanatçının herşeyden önce çok iyi bir dinleyici olması gerekiyor. Gerçek müzisyenler çok azınlıkta bence; çünkü, çok iyi bir dinleyici olmalı insan, herşeyden önce.

Derinlerden gelen sesleri duyabilmek gerekiyor?

― Duyabilmek gerekiyor, derinlerden gelen sesleri, senin dediğin gibi. İki sevgiliyi düşünelim, birbirilerine aşklarını namelerle iletirler. Güzel şeyler söylerler. İki öfkeli insanın da birbirlerine söylüyebileceği, hiciv olarak yorumlarsak sert söylerler. Demek ki ihtiyacımız olan şeyi yapıyoruz müzikle.

Halk müziğiyle diğer türler arasındaki farklılıklardan bahsedecektiniz? Her tür farklılık ele alınabilir tabii…

― Halk müziği ve onun dışındaki müzikleri ben iki açıdan değerlendiriyorum. Bir melodik yapı. Bir sözel yapı. Halk müziğinde sözlü bir savunma, sözlü bir uyarı var. İhtiyaçlarını aktaracaktır müzikte. Artık onun türleri, tipleri çok geniş. Mesela pop müziği dinleyen ve üretenlerin sosyo-ekonomik yapılarına bir bakalım; bir de halk müziğini dinleyen ve üretenlerin yapısına bakalım. Düşünce olarak, eylem olarak, bilgi olarak, ekonomik olarak, siyasal olarak aralarında ne kadar derin uçurumlar olduğunu görürüz. Halk müziğinin kendisi, onu dinleyen halkın sosyolojik, ekonomik yapısal yönünü yansıtır. Onu yeniledikçe kendini yeniler zaten. Mesela türkülerden bir iki örnek verelim. Otuz yıl geriye gittiğimiz zaman, trenler temel ulaşım aracıdır. Trenlerin üzerine yakılmış bir yığın türkü var. Trenler gelinceye kadar, sevgilinin selamını, mesajını en emin şekilde karşıya ulaştıran, turnalar üzerine birçok türkülerimiz var. Binlerce türkümüz. Sonra postacı çıkıyor karşımıza. Yani halk ihtiyaca göre yaratıyor.. Bunu yansıtıyor türkülerinde. Halk müziğinin kendi içinde bir evrimi var. Ama yavaş bir evrim bu evrim. Ağır ağır, yaşayarak hissedildiği için, geri kalmış gibi görünüyor. Aslında çok da sağlıklı bir gelişme bu. Mesela, doktorlara, hekimlere yazılmış yüzlerce türkü var. Eğer bir telefonla doktorlar hasta ayağına gelecek olsa, bu kadar türkü olmazdı, hekimlikle ilgili. Bu bir evrim. Halk müziğini dinleyen halkın yaşamı, diğerlerinden farklıdır.

Halk müziği, kültürü yaşamı iç içe. Halkın bilincinde yaşattığı hayata geçirdiği her şeyde ve yarattığı sanat ürünlerinde de bir koşutluk var. Anadolu’da binbir nakışlı sandıklar görürüz. O sandıkları açtığımız zaman kurutulmuş çiçek kokuları, ceviz yaprağı elma kabuklarının kokuları sarar bizi. Bu elvan, bu kokuş türkülere ve müziğe de yansıyor, değil mi?

― Benim çocukluğumda 13 yaşında bir sevgilim vardı. Onun bana en büyük hediyesi, bir ceviz yaprağıydı. Baharda açıldığı zaman, o çok güzel kokar. Hiç bir parfüm onun yerini tutamaz. türkülerdir bu, türkülerdir.

Bağlama, cem, türküler… Pir Sultanlardan Kul Himmetlere, Muhyilerden günümüze gelen türküler. Fakat günümüzde tüm alanlarda olduğu gibi müzikte de bir yozlaşma var. O evrim zedelenmelerle, çeşitli etkilerle, darbelerle örselendi mi? O büyük pınar, Halk kültürü, müziği türküler? Yüzyıllar ötesinden çağıl çağıl gelen bu kültüre bir gölge mi düştü, yoksa ben mi yanılıyorum?

― Biraz gölge düştü, biraz örselendi. Biraz da ihmal edildi. İhmalden başlarsak, bir vecize var. Önündeki bataklığı göremeyen, karşıdaki güvertiye koşar. Bataklığı, çukuru düşünmeden karşıdaki yeşilliğe koşar yani. Bir de dil sorunu etimolojik sorun. Gezebildiğim bölgelerde, Trakya hariç, Anadolu’nun birçok köyüne ulaştım. Sadece Çorum’da 340 köy gezdim. Anadolu’da gördüğüm şu; yaşamların inançların yüzde doksanı ortak. Gelenek ve görenekleri ortak. Yani ortak bir kültürleri var. Anadolu’daki kültür zamanla bir mozaiğe dönüşmüş. Biz kendi gelenek ve göreneklerimizi „şehirli kalıbı“ içine oturtmaya çalışmışız. Şehirle özdeşleştirmeye çalışmışız. Halbuki, çok uzunca bir evrim bu. Belki göçebe yaşamı şehirli için garip gelebilir; ama şehirlinin büyük kısmı huzursuzdur, yaşamından. Kırsal alandan şehre göçte, yozlaşma yaşamış. Alt yapıya uyum yok. Sorunlar çok. Dil mesela, hiçbir zaman köydeki, obadaki, yayladaki insan şehirdekiler gibi konuşamaz. Konuşması da beklenemez. Benim için bile bu böyledir. Şehir bambaşka, şehircilik bambaşka bir şeydir. Bu taşınmayla gelen insanlar, korunmuyor. Kurban Bayramı’nda apartmanda kurban kesen insanının çaresizliğini düşünün. Halbuki o insan köydeyken, bunu çok doğal ve rahat yapıyordu. O kültür şehre taşınmamış demek ki. Kültürel öğeler budanmaya başladığı zaman, o güzel türkülerle yoğrulan insanların ileriye doğru bakışları da törpülenmiştir. Bu yüzden boşluktadır. Köyde doğmuş, büyümüş, olan biri olarak, her sene köyümü ziyaret ederim. Bu bir hasrettir. Bunu hiç ihmal etmedim. Şimdi köyle şehir, şehirli ve köy kökenliler arasında bir kopukluk var. Keşke bu kopukluk giderilebilse. Böyle bir toplumda müzikle, gelenekle, türkü de törpülenir. Sorumlusu halk değil bunun.

Peki halk ne yapmalı, insanlar ne yapmalı, bunun karşısında?

― Ülkemizdeki aydınların bize aktarmaya çalıştıkları bilgileri biz alamıyoruz. „Kitap pahalıdır“ lafını çok sık duyarız. Ama ne kadar doğru bu? Okullarda insanlara okuma alışkanlığı kazandırılmalıdır. İnsana kendi öğretilmeli. İnsana bir yazarla bağlantı kurabilmesi öğretilmeli. Yazarlar, şairler, ressamlar toplumu daha ileri götürmek için çaba harcıyorlar ki, zaten öyle de olmalıdır. Ülkemizde iki yüz yıl içinde yetişen şairlerin yüzde altmışını üniversitelerdeki gençler bilmez. Verilenler, öğretilenler de ise öze inilmemiştir, yüzeysel kalınmıştır.

Eğitimde olması gereken doyuruculuk, bir şeyleri aktarabilme, kalıcı olma özellikleri yok üniversitelerimizde.

― Ezbere dayalı, bir şairin, ozanın birer şiiri öğretiliyor o kadar. Düşünceye yönelik edebiyat ürünlerinin üniversitelerimizde verildiğini kimse söyleyemez. Kültürün taşınmasında, insanlara yansıma da bazı akımların nasıl etkin olduğu aktarılmaz, buralarda.

Türkülerimiz, aslında kültür ve uygarlık anıtlarıdır. Her türkü, söz ve ritmleriyle, sanatsal-edebi birer anıttır. Yüzyılların birikimleri vardır, türkülerde. Türkülerin usta yorumcusu siz sayın Eroğlu, insanımızın folklorumuzun temel zenginliklerinden, birisi olan türküler hakkında neler diyeceksiniz?

― Yorumlayabilmek için, türküler hakkında bir şeyler söylüyebilmek için, önce türküleri yaşamak lazım. Yaşamak lazım türküleri. Sevginin hoşgörünün, tarihin, insan ilişkilerinin, insan düşüncesinin, çağdaşlığın, aklımıza gelebilecek yaşam biçimlerinin hepsinin öğretisi olarak düşünüyorum ben türküleri. Belki de türküler olmasaydı, ben yaşayamazdım. Yaşamının her alanında, her yerde karşılaştığım her olumlu ve olumsuz olayda türkülere bakarım, türküleri düşünürüm. Çünkü daha önce orada vardır, tüm yaşananlar. Atalarımız bize miras bırakmışlardır. Biraz önce çok güzel söylediniz, türküler anıttır. Ben, hemen o anıta bakıyorum.

Niçin türkülerimiz bu kadar fazla, hoyratlarımız, bozlaklarımız…. Niçin, bu kadar çok anlam yüklenmiş türkülere Anadolu’da?

― İstersen bozlaklardan başlayalım. İç Anadolu’daki özellikle Avşarlar’ın büyük ozanı Dadaloğlu’nun yaşamına bir göz atmak lazım. Bozlak, „bozulama“dan, öfkeli bir mırıltıdan geliyor. „Bozulama“nın bir de Yörüklerde kullanımı vardır. İki üç yaşlarında bayrak dediğimiz develerin öfkeli bir mırıltısından geliyor; „bozulama“ denir ona. Öfkelenme. Onun yanında teşbihler var, daha yumuşak, daha özlü, melodik yapı olarak küçük sohbetlerde söylenmeye uygun. Çok kısa melodiler. Çok basit sözler, içli. Bozlaklarda ise öfke var. İkinci üçüncü perdeden söylenmesi; ikinci üçüncü kişilere duyurmak içindir.

Hoyratlara baktığımızda da hoyratça bir bağırma var. „Yaram sızlar, yaram sızlar“ diye başlayan bir hoyrat vardır. Bu bir mesajdır, bir dağın başında söylenmiştir.

Ova insanı, hep teslimiyetçidir. Dağ insanı, her zaman yüreklidir. Sığınacağı bir şey vardı, büyük güvencedir dağlar. Ben çobanlık yaptığımı söylemiştim ya, bu konuda izlenimlerim var. Mesela, dağdaki kurtlar asla insana saldırmazlar. İnsana saldırmaz, dağlardaki kurtlar. Ovada ki kurt saldırır; çünkü çaresizdir. Ya hep kaçar ya da karşısına dikildiğin zaman saldırır. İnsanlar, bunu bilirler. Bizim yörede kurda „canavar“ denir. İşte, ova canavarı her zaman tehlikelidir. (Ovada yaşayan insanlar bana kızmasınlar) Ova insanı, bunun gibi teslimiyetçi ve dönektir. Dağın insanı, merttir. Çünkü, güvencesi vardır. Dağdan aşağı hoyratça bozulur, yani bağırır. Oradan olumsuzlukları anlatır hoyratlarla. Bütün hoyratlar sonunda „Ağlar elinden“ denir. Orada birisi var yani, ama bozlaktan farklı. Biraz daha yapılanmış, teslimiyetten biraz daha uzaklık var. „Ferman padişahınsa dağlar bizimdir“ diyebiliyor. Ama ovadaki insanlar bunu diyemez. Çünkü teslim olmuştur onlar. Türkülerden uzaklaşamayız, kültürümüzdür türküler. Türkülerin güzelliği bu. Sorunuzun başında „niye bu kadar çok türküler, bu kadar fazla“ diyorsunuz. Şu koca yaşamdan sadece iki örnek vereceğim: Ya sohbetlerdeki ileriye, felsefeye bakış; ya sevgiye, saygıya hoşgörüye bakış. Bunların hepsi var. Bin yıllık süreçte, bu çok olgunlaşarak gelmiştir. Okuyup yazması olmayan insanlar, nasıl yaratacaklar doğruyu yanlışı. Nasıl iletecekler, yerleştireceklerdir. İşte türküleri kullanmışlardır. Onun için türküler bu kadar çok. Kitaplar da o kadar çok olmalı, sohbet kültürü diyoruz. Sohbetle şunlar konuşulur (köy odalarında yoğun olarak yaşanırdı bu): Sorunlar dertler uyarılar, düşünceler. Mesela bir uygunsuzluk görülürse, birinin şu şekilde ikaz edilir. „Kuruşu, duruşunu bozmuş“ derler. Para hareketlerini bozmuş anlamında. Anlamazsa onun dozajını artırırlar. „Yal gelmiş hal gitmiş“ denilir. Yine anlamadıysa „Art izi ön izini bozuyor“ denir… Türküler güzel ama kitaplar daha çok olmalı, okunmalı. Türküler görevini yapıyor; ama türkülerle beraber kitaplar yayılmalı her tarafa.

Bozlaklar bana şunu hatırlatmıştı, söyleyemedim demin, yalçın kayalıkları. O nispette de yalçın insanları. Rüzgarla devamlı yıkanan ve var olan, yinelenen insanları.

― Çok güzel söylediniz. Bir deyim vardır, sık sık kullanılır. İnsanların birbirine yaklaşmalarını sağlamak için, „et tırnak gibi“. Fakat türkülerle insan, et ve tırnaktan daha da yakındırlar birbirine. Çünkü, dışarda değildirler. Çünkü, bu kavramlar insanın tam yüreğinin ortasındadır. Beyninin ortasındadır. Daha özde, herşeyini paylaşmıştır insanlar, türkülerle. ODTÜ’de iki yıl öğretmenlik yapmıştım, halk müziği hocalığı yaptım. Şarkışla’da bir araştırmada bulunmuştum. Şarkışla’daki çorapları, oyaları, çemberleri araştırmıştık öğrencilerimizle. Düşünebiliyor musunuz. Bir gelinin kaç çocuklu olduğu, bunların kaçının erkek olduğunu, kaynanasıyla-kayınbabasıyla arasının iyi olup olmadığını; kadının daha önce evlenip ayrılmış olduğunu tümünü üstlerindeki kıyafetlerde görmek mümkün. Ve bu tüm Anadolu’da yaygındır. Yaşamış bunları, bu insanlar. Bunların örnekleri var bizde. Onun için, şimdi bu kültürün ne kadar törpülendiği ortaya çıkıyor. Oyaların isimlerine bakın „kaynana dili“, „görümce gözü“… Mesela giyiminde, kaynanasının yemeği güzel pişirmediğini anlatmış. Bu kültür, hiçbir zaman geri itilmemeli. Her zaman değerlendirilmelidir. Bunu türkülerle yaşatabiliriz.

Bağlama türküsüz, türküler bağlamasız olmuyor. Bağlama bir araç. Amaca gidebilmek için, bir araç. Çok iyi kullanılmış. Sözlü aktarmalar belki de kalıcı olmayabilirdi. Bağlamayla kalıcılık sağlanmıştır. Yazısız bir edebiyat oluşturulmuş. Zincirleme olarak birbirine bağlıydı tüm şiirler. Bir bütünlük taşırlar kendi içlerinde insanlara belletilmiş. Benim derlemelerim içinde, yirmidört beyitlikler, otuzaltılıklar var. Bir meseleyi anlatıyor bunlar. Üçüncü ve dördüncü dörtlüklerden bir kıta çıkardığınız da kopar o. Anlamı kalmaz artık onun. Bir meseleyi çok ciddi bir şekilde anlatıyor. Mesela Kul Himmet, bu konuda çok usta. Onlar görevlerini yapmışlar. Biz onbeş yıldır bunu yaşıyoruz. Sözler anlaşılmaz şekle dönüştü, sohbetler bozuldu.

Yani, çok eskiden beri gelen o zengin kültür, değişik nedenlerden dolayı örselendi, kabul edilmez, tanınmaz hallere büründü. Bir bu var. Bu törpülenme atılsa, yüzyıllar önceki yapısı devam etse, dengeli bir gelişim olsa, belki sorun olmayacaktı. Çirkinlikleri, yozlaşmaları bir an görmesek, yine de bir yenilik, farklılık, değişiklik düşünülebilir miydi? O güzelliği sürdüren çizgi içinde diyorum. O dengeli, birbirini yenileyerek gelen sözde, sazda, türküde farklılıklar yakalanabilir mi? Bu mantıksız mı yoksa?Bu durum kendi halinde mi gidecek, sanatçılar mücadele mi verecek. Kim ne yapacak?

― Çağın gelişimini, iletişim araçlarını, insan yaşamından soyutlayamayız. Mesela kısa bir zaman diliminde bağlama bir değişim göstermiştir. Bağlamayla 45 yıl önce tanıştım. 45 yıl önce üç telliydi. Kısacık bir sapı vardı. Bugün çaldığınız tüm deyiş ve türküleri çalıyordu. Hatta ikinci sesleri de vardı. Sonra onu geliştirme adına, sesleri çoğaltma adına sapını uzattılar. Ben radyoda kısa saplıyla çalarken, arkadaşlar bunun bir yenilik olduğunu düşündüler. Halbuki yüzyıllarca öteye giden bir geçmişi var, bunun. Ben bağlama düzeniyle çalmaya devam ediyordum. Temiz bir akort müzik formuna yakın ve o kadar gürdü. Yeni tellerle zenginleştirilebilecekti bu. Ama bir anda, üç telli gitar bozması çalgı onun önüne geçti. Onu 20 yıl geriye attı. Durdurdu. Üzerinde durulsa yapılırdı. Bu çalgılar, kendi tınılarından oluşan bir orkestra kurabilirdi. Çok sesliliği olurdu; çünkü özünde bu var. Semahlarımız da var. Senfoni diyoruz. Her semah bir senfonidir. Bunlar çoğaltılır, rafine edilirdi. Bozulmazdı da bu. Yozlaşmazdı, evrimini tamamlardı.

Sayısız Anadolu köyünü gezdiğinizi biliyoruz. Bir derlemecisiniz aynı zamanda. Bir de ilginç bir özelliğiniz var. Bazen araştırmacıların, ­incelemecilerin elde edemediği, yakalayamadığı bilgileri topluyabiliyorsunuz. Halk size araştırmacılardan daha fazla açılıyor. Bu çalışmalarınız hakkında bilgi alabilir miyiz. Halk kültürü araştırmaları, folklor çalışmaları, derleme çok ciddi uğraşlar aslında?

― Bir derlemeci (araştırmacı değil) halka gidiyor. İşte 40-50 yıl önceden söylenen şeyleri notaya alıyor, derliyor, topluyor. Buna derlemeci deniliyor. Ben buna 15 yıl önce de karşı çıkmıştım. Böyle bir derlemecilik olmaz. Çünkü, türkülerimiz, içine baktığımız zaman, sadece teybe alınarak aktarılacak şeyler olmadıkları görülür. Bir derleme ekibi olmalıdır. Bu ekipte bir tarihçi, edebiyatçı, etimolog, sosyolog olmalı. Nota bilen birisi olmalı. Ancak o zaman, gerçek anlamda bir derleme yapılmış olur. Kitap yazan birisine kaynaklık edebilmeliyiz. Derlemelerde herhangi bir erkten korkulmamalıdır. Utanç duyulmamalıdır. Toplumun, sosyolojik-psikolojik yapısını anlattığı için, tarafsız bakılmalı türkülere. Hiçbir görüş, bakış açısı, türküleri etkilememeli. 1950’lerde yakılmış bir türkü var. Kore’ye ilk asker gönderdiğimiz zamanlarda, anaların çocuklarının Kore’ye gitmemesi için söyledikleri bir türkü var. (Analar sokağa çıkıp Nato’ya hayır! dememişler, ama türkü söylemişler.) Biz ondan korkmuşuz, törpülemişiz, türküyü;

Eledim eledim höllük eledim
Aynalı beşikte bebek beledim
Büyüttüm besledim asker eyledim
Gitti de gelmedi buna ne çare

Kore dağlarında ot kucak kucak
Bilse doğurmayacak bak
Rahmet yerine kurşun yağacak
Gitti de gelmedi buna ne çare

Beyler rahatsız olmasın diye, sen o türküden bu kısımları çıkar, „Bir güzel simadır aklımı alan/ Aşkın ateşiyle dağlara salam…“ diye devam et. Türküyü tahrip et. Bu, katlidir türkünün. Evet, öldürülmesidir türkünün. Derlemecinin bilim ahlakı, onuru olmalıdır. Demek ki, sadece türküyü notaya alan biri derlemeci değil. Bunu çok vurgulamışımdır. Derlemelerimde yukarda söylediklerimi uygulamaya özen gösteririm. Gerçeğe en uygun, yakın olmalı derleme. Bir şeyi derledikten sonra, bir sosyoloğa, tarihçiye, etimoloğa danışıp, „Derleyen Musa Eroğlu“ diyebilirim. Bende bine yakın kaset var. Otantik şekliyle kasete almıştım. Özüne dokunulmamıştır. Öz tahrip edilerek, değiştirilerek, gerçek anlamda bir inceleme, gerçek bir derlemecilik yapılamaz.

Benim avantajım şuydu: Bir köye gittiğimde, oraya derlemeye gittiğimi söylememe gerek yok… Konuşmalar bir araştırmadır. Söylenen türküler, maniler, fıkralar birer hazinedir, zaten bilene göre. Ses kayıt makinası ne güzel bir alet. Görülmeyebiliyor, farkedilmeyebiliyor. Çok önemli bu. Uzun bir gece boyu sohbet ederiz. Ben onlara hep türkü söylerim. Sonra… o insanlar konuşmaya başlarlar… Benim de teybim çalışmaya başlar. Öyle şeyler söylerler ki, bu bir tarihtir.

İngiltere’den bir ödül aldınız. „Otantik Halk Kültürü“ne katkılarınızdan dolayı. „Otantik Halk Kültürü, Halk Ozanı“ terimlerini biraz açar mısınız?

― Arabesk, kaygan, karma Asya formunun bozulmasıdır. Otantikliğin bozulmasıdır. Önceki formun bozulmasıdır. Bağlama, halk müziği, kendi motiflerini bozmadan bugünlere gelmiştir. Zamanla bozulmadan üreyebilmiş, çoğalabilmiştir. O yüzden otantikliğini korumuştur.

O konserde yani bana ödül verilen konserde, şunlara değinmiştim. Bir seminer vermiştim o konserde, aynı zamanda. Dört tane çalgı aleti götürdüm. Eski halleri ve günümüzdeki şekilleriyle. Otantik melodilerin, motiflerin, parçalanmasını anlattım. Belli melodilerin, çeşitli zaman dilimlerinde nasıl söylendiğini bellettim. Yayların genişletilmesi konusunda bilgi verdim.

Ege ve Karadeniz ile İç Anadolu’daki müzik farklılıklarını nasıl yorumluyorsunuz? Bu konuda neler söylüyeceksiniz?

― Önceki sorularınızdan ötürü bozlakları anlatmıştım. Fakat o müziğin gelişiminin yöresel farklılaşmalarını atladık herhalde. Ben bunu çok önemli buluyorum. Anadolu’daki müzik formu incelenirse, Ege Bölgesi’nde geniş bir müzik formu olduğu görürüz. Mesela o zeybeklerdeki incelikler, etimolojik yapıdaki güzellik, estetik ne kadar hoş. Sözler çok az, müzik daha fazla. İç Anadolu’da sözler daha fazla, müzik daha az. Ege ve Karadeniz: Ege’de, ihtiyaçtan dolayı (sosyolojik nedenlerden taassuptan filan kaynaklanan) müzikli renklilik çeşitlilik var. Bunu çalıyor. Daha evvel ne yapıyor? Boğaz havası dediğimiz bir şey var. İlk önce havasıyla yüksek perdeden ihtiyaçlarını seslendiriyor. Bu ihtiyaç, bir alt yapıdan doğuyor. 30-40 bin kişilik konserler yapılıyordu, Ege’de. Müziklerin bu kadar çeşitli olmasının Grek Kültürü’yle mutlaka bir ilgisi var. Rodos’tan, Girit’ten derlenen türkülere baktığımız zaman, sadece sözleri farklı. Yunanca söylüyor, biz burada onun Türkçesi’ni söylüyoruz. Bu müzik, bu halkın alt yapısının rafineliğinin yansımasıdır. Doğu Anadolu’da ise, iki veya üç dört sesten oluşuyor melodiler. İç Anadolu’da da daha az. Karadeniz’de geçmişteki Pontusların torunları vardır. Ama bir kemençenin çalımı, hiç de küçümsenecek birşey değil. Tüm Anadolu’nun incelenmesi gerekiyor yani teker teker.

Sizin, yurtdışı konserlerinizde farklı uluslardan çeşitli insanların yoğun ilgisiyle karşılaştığınızı biliyoruz. Kilise konserleriniz ise, özellikle üzerinde durulması gereken ilginç olaylar…

― Avrupalı dediğimiz milletler, devletler ekonomik olarak, kültürel olarak, oldukça mesafe kaydetmişler. Batı’da müzik formu artık sıkışmıştır. Ritim sınırlılığı var, Batı’daki müzikte. Fakat mesala Türkiye’de küçük formlar değişik ritimlerde bölünerek genişletilmiştir, çoğaltılmıştır. Ama Batı’da minör majör 99 akort vardır, bir gitarda. 99 akortun dışında başkası yok. Bir sıkışmışlık vardır yani. Benim oradaki izleyicilerim, Batı’daki tıkanmışlıklar içinde, bizim müziğe ilgi gösteriyorlar. Bir İngiliz müzisyen var, Peter Gabriel. Benim konserlerimi izleyip sohbet etmişti benimle. Asya’da bemol dediğimiz formu kullanıyor şimdi müziklerinde. Sadece bizim Batı’ya açılmamız değil, onların da Doğu’ya açılmaları söz konusudur. Peter Gabriel’in kasetleri milyonlarca satıyor. Burada, yani Doğu’da ritm zenginliği var. Bir madeni düşünelim. Burada, işte sadece şu kadar maden olduğu tespit edilmiş. Batılı Tükiye’deki madenleri keşfedip, işleyip, tekrar bize satıyor. Oradaki izleyicilerim, müzikte farklılıklar arayan insanlar. Otantik sözcüğü orada da aynen kullanıldığı için, ilgi daha da artıyor.

Sevgili Eroğlu şimdiye kadar nereleri gezdiniz?

― Yeni Zelanda Adaları ve Amerika dışında her tarafa gittim.

Müzik sanat; sanat kültür. Büyük bir birikim. Bir de gezilerinizle elde ettiğiniz izlenim birikimleri… Hepsinde güzellikler farklılıklar var. Avrupa’yı eleştiriyoruz; ama burası güzellikler diyarı yine de?

― Yani şimdi elbetteki küçümsenmeyecek bir zenginlik var Avrupa’da. Biz hala oraya ulaşmaya çalışıyoruz. Avrupa’da tarihsel süreç içindeki tüm güzellikler korunmuş. Avrupa elbetteki bambaşka bir diyar; ama ben bir de Türki Cumhuriyetler’inden Türkistan’ı çok severim. Çok gidip geldim oraya. Orada 16 yerleşim birimi var. En çok ilgimi çeken özellikleri, halk müziği okullarının olması. Aşkabat’ta dörtyüzbin nüfusa karşı 22 tane halk müziği okulu, 2 tane üniversiteleri var. Beş buçuk milyon kitabı var.

Kilise Konserlerine gelince, neden kilise, ya da beni burada nasıl buldular? Orada araştırmalar var. 1965’li yıllardan beri okuduğum parçalarda mutlaka tarihten iz oluşuna dikkat ettim. İçinde mesaj parçalar söyledim her zaman. Bu çalışmalarımı ve benim gibi diğer arkadaşları frenleyen bir engel vardı; TRT. TRT’ce yasaklanmamızın temel nedeni, tarihsel süreçteki birikimleri inanç biçimlerinin farklı şekillerini yansıtan türküleri okur olmamızdı.

Piskoposlar beni buldular, derken. Yalnız benden söylediğim türkülerin sözleri de istediler. Önce, dini ağırlıklı parçalar istediler. Dine bakışı, türkülerdeki din konularına ağırlık verdiler. Türkülerimizde de bu zaten ağırlıklı olarak var. Konserlerimi dinlediler; çok zevk aldıklarını, türkülerdeki derinliği anladıklarını yüz ifadelerinden anladım. Konserlerden sonra mahzenlerde içtiğimiz şaraplarla yakınlaşmamız daha artmıştı. Kilise konserleri çok nefisti. Tekrar çağrıldım sonra.

Dört konser verdim Avrupa’da, kilisede… Toparlarsak, şöyle diyebiliriz. Müzikle uğraşma, halkla uğraşma, halkı tanımakla, ancak gerçek müzik yapılır. Ne, benim „Eminem“ çirkindir, ne „Mehmedim“. Hepsi güzel. Ben onun atmosferine girebilirsem, onu yakalayabilirsem, bana ne mutlu.

Bu kadar yoğun çalışmalarınız kasetlere, uzunçalarla, CD’lere dönüştü. Onlardan bahseder misiniz? Kaç uzunçalarınız var. Ve en son çalışmalarınız nelerdir?

― 1965’teki iki tane 45’lik yaptım. Dinsel motifli şeyler okumuştum. O günden bugüne 1979’de bir uzunçalar yaptım. 15 tane kaset yaptım. 45’likleri sayamıyorum. Daha fazla. Ayrıca sanatçı kardeşlerimle yaptığım ortak çalışmalar da oldu. 8 kaset var. „Muhabbet“ adını vermiştik adına. En son Arif Sağ’la resital şeklinde yapmıştık. Bir de en son UNESCO için bir çalışma yaptım. UNESCO’dan Henri le’Comte isimli bir Asya müzikleri araştırmacısı, sürekli gezilerle, incelemelerle müzik çalışmaları yapıyor. Bütün Türki Cumhuriyetler’inde çalınan müzik araçlarının çoğunun CD’lerini yapmış, kayıtları kendisi yapıyor. Benimle de bağlantıya geçti ve benimle de CD çalışması yaptı. 1980’li yıllardan itibaren müzik yönetmenliklerim var. Birçok müzisyenin yetişmesinde katkılarım vardır. Belkıs Akkale, Bedia Akartürk, Selda Bağcan, Ümit Tokçan….

Geçen sene Anadolu’daki semahların kaybolmaması için, „Bin Yıllık Yürüyüş“ isimli 90 dakikalık 2 CD semahları yaptım. Ticari amaçlı değildir bu. İleriye kalabilmesi için kaybolmasın diye. Bunu halk kültürüne bir katkı olarak görüyorum. Bunları yaşama geçirmek için, 1980’den sonra insanlara bağlama felsefesini öğretmek için de bir dershane açtım.

Musa Eroğlu Müzik Merkezi’nden biraz daha bahseder misiniz?

― Burayı 1983’den sonra açtığımda, iki amacım vardı. Birincisi, öğrencilere çalgıları tanıtabilme; ikincisi, çocukluğumdan beri hissettiğim şeyi gerçekleştirebilme, yani insanların herşeyi okulunda öğrenmeleri isteğidir. Ayrıca piyanomuz ve de bir piyanistimiz de var. İki gitar hocası da dersler veriyorlar. Böyle bir çalışma temposuyla devam ediyoruz işte.

Piyano, gitar, bağlama çoğulculuk, zenginlik yani. Bazı yayın organlarının yaptığı gibi tek tip yayınlar yapılsa, deminki bahsettiğimiz yozlaşmayı biz de yaşayabiliriz. Halkı, bağlamadan, halk müziğinden soğutabilecek tavırlardan kaçınılmalıdır, değil mi?

― Elbette, Tümüne katılıyorum söylediklerinize.

Bin yıllık yürüyüş dedik. Bin yıllık uzun, ulu yürüyüş, Anadolu’nun zengin kültürü, Alevilik. Ve eşsiz Alevi-Kızılbaş Müziği… Sizin Alevilik hakkında ilginç fikirleriniz olduğunu biliyoruz. Kısaca Aleviliği nasıl yorumluyorsunuz.

― Son beş yıla bakarsak Alevilik-Bektaşilik hakkındaki piyasaya çıkan iyi tüm kitapları alıp okudum, Radloff’un kitaplarını okudum. Bartolt „Gerçek İslam Tarihi“ kitabı gerçekten çok değerli bir eser. Şu çıkıyor ortaya, ülkemizde yazılan kitaplar, tarafsız değil. Her konuda olduğu gibi bu Alevilik’te de böyle. Alevilik deyince, benim aklıma şu geliyor: Hacı Bektaş Veli geliyor. „İlimden Gidilmeyen Yolu Sonu Karanlıktır“ sözü aklıma geliyor. Alevilik, Rafizilik, Kızılbaşlık aynı aslında. Ben kendimi Rafizi kabul ediyorum mesela. Ama bir din seçsem Budizm’i seçerim. Çünkü doğayla iç içe. Ben de hayvanlarla doğayla iç içe yaşamayı seviyorum. Tanrı’nın yarattığı mahlukların, çiçeklerin, hayvanların tümü bir. 24 taraftarı çok olan dini inceledim. Günümüze kadar ulaşan özelliklerini. Bence Alevilik, Şamanizmin günümüze gelebilen inanç şekillenmesidir. Bunu kendilerinin bile çoğu bilmiyor. Kabul etmiyor; ama Şamanizm temellidir, Alevilik. Budizmin izleri vardır; Alevilikte. Alevilik, Şamanizmin Anadolulaşmasıdır.

Ben Aleviliğin, dedeliğin, cemlerin Arabistan kökenli olduğuna inanmıyorum. Dünya’da binlerce yıllık fosiller bulunuyor; ama ben Arabistan’da, Arap çöllerinde, Aleviliğe ait fosil diyebileceğimiz bir kalıntının olduğunu duymadım. Bir deyiş, bir türkü, hiçbir şey yoktur Arabistan’da, Aleviliğe ilişkin. Sadece İslamiyetten alıntılar vardır. Budizimden, Şamanizmden alıntılar vardır. Bunu korkmadan söylemek lazım. Hz. Hüseyin, Kerbela’da haksızlığa uğramıştır. O bence bir devrimcidir. Belki Hüseyin’i Ali’den daha çok seviyorum. Dünya ihtiraslar için, menfaatleri için çırpınan insanlar değildir, Aleviler. İnsan, en yüce konumdadır Alevilikte. Bu yüzden dünya inançları içinde apayrı yerlerdedir; Alevilik

Anadolu’da şu andaki Alevilerin, güncelleşen yaşamları, inançları, cemevleri, Evlad-ı Resullullah, Hızır inançları, evliya kültürleri bunların tümüne inanıyorum. Ancak „İlimden Gidilmeyen Yolun Sonu Karanlıktır“ diyorum. Rehberim Hacı Bektaş Veli gibi.

Bağlama için söylüyorum. Tanrı’yı şu tarafa oturtsak, Alevi şiirlerini türkülerini de şu karşı tarafa oturtsak Tanrı daha da güzelleşir. Tanrı o zaman öcülükten çıkar, çıkıyor. Aleviler, Tanrı’yı böylece yüceltirler. „Yetmiş üç millete bir nazarla bak. / Kimsenin hakkında söz etme gönül / Hak sevmiş yaratmış söz etme gönül..“

Tüm insanları Tanrı sevmiş yaratmış, Ben insanlara sen Hıristiyan, sen Yahudisin sen kafirsin deme hakkını, ayrım yapma hakkını, kendimde görmüyorum. Hiç kimsede de görmek istemiyorum.Ve de Alevileri hiçbir ayrım yapmamalarından dolayı çok seviyorum.

[1] Aydın, Ayhan: Alevilik Bektaşilik Söyleşileri. İstanbul: Pencere Yayınları, 1997: 277-292.

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert.

Check Also

ALİ’ YE BAĞLI

Bizim erkanımız, bizim yolumuzAllah bir Muhammet, Ali’ye bağlıSer çeşmeden sunulmuştur dol…