Home Alevilik Alevi Sözcüğünün Kökeni ve Anlamı
Alevilik - Önemli Kavramlar - 28. September 2020

Alevi Sözcüğünün Kökeni ve Anlamı

Hiç kuşkusuz Alevi sözcüğü, “Ali Evi” sözcüğünden türememiştir ve „Ev“ sözcüğüyle bir ilgisi yoktur. Burada da, Anadolu (Ana + dolu!) örneğindeki gibi, halk etimolojisi olgusu söz konusudur. Alevi sözcüğünün “alev” sözcüğüyle ilişkilendirilmesi de başarısız bir yakıştırmadan öteye geçemez.
Alevi sözcüğü Hz. Ali’nin adından “i” takısıyla türetilmiş bir sıfattır. Buradaki “i” takısı aidiyet bildirir ve „eklendiği isimle ilgili“ anlamına gelir. Demek ki Ali isminden türemiş olan Alevi sıfatı „Ali ile ilgili“ anlamına gelen kişi ya da kavramları dile getirmek üzere kurulmuş bir sıfattır.
“Musevi; `Musa´ya bağlı olan, Musa´yla ilgili´
İsevi; ´Isa´ya bağlı olan, İsa´yla ilgili´
Bektaşi; ´Bektaş’a bağlı olan, Bektaş’la ilgili
Dünyevi; ´Dünya´ya bağlı olan, Dünya´yla ilgili´ demektir. Sözcüğün kökünün Ali´den Ale´ye dönüşümü Arapçanın bir gereğidir. Aynı kural gereği, Musa, Muse´ye; İsa, İse´ye; Dünya, Dünye´ye dönüşür. Ale´den sonra gelen vi, aidiyet ekidir. Aslında bu ek “i“dir. Ali, Musa, İsa, Dünya sözcükleri ünlü harfle bittiğinden v harfi kaynaştırma olarak girmiştir. Aile-ailevi, Ahire-Uhrevi gibi terimlerde de aynı kaynaştırma vardır.”
Arap yazısına vakıf olmayan okuyucularımızın aklına „Peki, Alevi sözcüğündeki /e/ sesi nereden çıktı? Ali sözcüğünde /e/ sesi yok ki?“ gibi haklı bir soru gelebilir. Açıklayalım:
Ali ismi Arap alfabesiyle harfleriyle yazılır. Ye harfi burada uzun “i” değerindedir. Arapçada kısa ünlüler yazılmaz. L değerindeki Lam harfinden sonra uzun bir “i” sesi geldiği için birleşmesi aslında “i” si uzun olacak şekilde Alî diye okunur. Şimdi bu sözcüğe aidiyet takısı olan bir uzun “i” daha getirilmek istendiği zaman sözcüğün sonundaki ünlü, Vav ünsüzüne dönüşür; yani Alevi sözcüğünün Arap harfleriyle yazımı biçimindedir. L değerindeki Lam harfinden sonra bir ünsüz (yani V av harfi) geldiği için, buradaki Lam, [le] diye okunur. Hecelere bölerek okuyacak olursak: A-le-vi.
Alevi sözcüğünün anlamına gelince her şeyden önce şunu ayırt etmek gerekir ki, aslı Arapça olan bu sözcük aynı yazımlarla Farsçada ve Osmanlı Türkçesinde de kullanılmıştır.
Arapçada ve Farsçada Alevi;
1- „Hz. Ali soyundan gelenler“,
2- „Hz. Ali yanlısı“ olmak üzere iki anlamda kullanılmaktadır.
Osmanlı Türkçesinde de böyle olduğunu Devellioğlu da bildirmektedir.
Alevi 1. Hz. Ali’ye intisabı olan kimse 2. Kızılbaş
Bilindiği gibi bir kişi ya da kuruma intisap etmek (bağlanmak) için o kişiyle aynı kandan ve aynı soydan olmak gerekmez.
Arapça ile Farsça konuşulan ülkelerde Alevi sözcüğü günümüzde sadece “Ali soyundan olan” anlamına kullanılıyor olabilir. Şurası bir gerçektir ki, inancını Hakk-Muhammed-Ali diye özetleyen, kendisine Hz. Muhammed’i mürşid, Hz. Ali’yi de rehber alan, ibadetlerini yüzyıllarca Türkçe yapan insanlar da kendilerine Alevi diyorlarsa bundan kimsenin gocunmaması gerekir.
Alevi sözcüğü Türkçeye geçerken hem ses hem de içerik bakımından değişikliğe uğramıştır. Arapça ve Farsçadaki seslendirilişi [alaoi] biçimindedir. Türkçedeki anlamı „Hz. Ali nesebinden değil, Hz. Ali edebinden olan kişi“ demektir.
Alevi sözcüğünü ille de „Hz. Ali soyundan (nesebinden) olan kişi“ diye daraltmak istemek hem Hz. Ali’nin „Nesebinle değil edebinle öğün!“ özdeyişini, hem de yüzyıllardır uygulanagelen gerçeği görmezden gelmektir. Bunun en azından 16. yy’dan beri böyle olduğunu 2003 yılı sonunda aramızdan ayrılan, bütün Türkoloji dünyasının saygınlığını kazanmış değerli Türkolog Andreas Tietze’nin Etimolojik sözlüğündeki bilgiler açık seçik kanıtlamaktadır.
Tietze adı geçen sözlüğündeki Alevi maddesi içinde şöyle demektedir:
Alevi (1) Eski Osmanlıca, Hazreti Ali’nin ahfadından (soyundan) olan bir kimse, <Arapça Alawi [Ali erkek adı + isimden sıfat yapan -(w )i eki.]
Belge/Kanıt olarak da Tietze Ferec ba’de şidde adlı 1451 miladi tarihli eser, varak 211 b’yi göstermektedir. İkinci anlam olarak (ki burası bizim için daha önemlidir) Tietze şöyle devam ediyor:
(2) Alevi Hazreti Ali’nin mevkiini yüksek tutan bir mezhebe mensub (kimse). Yukarıdaki sözcükten anlam genişlemesi yoluyla türemiştir.
Belge/Kanıt olarak da 1541-1599 yıllan arasında yaşamış Gelibolulu Mustafa Ali’nin Kunhü’l-ahbarın tezkire kısmındaki şu beyiti alıntılıyor:
“Çihresinde göreli lem’a-i nur-i nebevi
Bir yalın yüzlü ışık şevkına oldum Alevi”
Gelibolulu Mustafa Ali’nin verdiği bu beyit açıkça ortaya koymaktadır ki, burada bir kişi doğuştan değil, sonradan Alevi inancına geçmiştir.
Yazarın 1599 yılında vefat ettiğini göz önüne alırsak en azından o yıldan beri Alevi sözcüğü Osmanlı Türkçesinin kullanıldığı topraklarda “Ali yanlısı“, anlamında kullanılmaya başlanmıştır.
Alevi terimi, peygamberin ölümünden hemen sonra ve özellikle Osman´in öldürülmesi sırasında Ali´yi tutanlar için kullanılmıştır. Ali´yi tutan topluluklara ´el-Aleviyye´ denmiştir. Ömer ve Osman´i tutanlara ise ´el-Ömeriyye´ ve ´el-Osmaniyye´ denmiştir. Görüldüğü gibi, Alevi teriminin ortaya çıkışı, Ali soyundan olanlar için değil, Ali´yi tutanlar, Ali´ye bağlı olanlar anlamındadır. ´Şiat Ali´(Ali yandaşlığı) en geç peygamberin ölümünden beri var olmuştur. İlk Ali yandaşları, Selman al-Farisi, Abuzer, ve Mikdad b. Al Asvad´ir.
Ozanımız Virani bizleri çok net tanımlıyor:
“Dinle imdi nutku kim ne derim ey din eri
Sevmişem can-u gönülden Mustafa vü Hayderi
Gezmezem hergiz cihanda serseri vü serseri
Caferiyim Caferiyim Caferiyim Caferi
Şah Hasan Hulkurrıza vü şah Hüseyni Kerbela
Abidin-ü Bakır-u Kazım Ali Musa Rıza
Bende-i Âl-i Nebiyim hanedana mübteda
Caferiyim Caferiyim Caferiyim Caferi
Hem Muhammeddir Taki tacım serimde şah-var
Bulmuşam nur-u Naki’den din-ü millet aşkar
Lanetim vardır dilimde ol yezide sed hezar
Caferiyim Caferiyim Caferiyim Caferi
Ben gulamı Kanberim Kanberi gulam-ı Askeri
Do cihanın Mehdi’dir bil aftabı envarı (nurlu hidayet güneşi)
Dört kitabı söylerem ayni cemalin askeri
Caferiyim Caferiyim Caferiyim Caferi
Caferindir ey gulam-ı ilm-u kudret cavidan
Fazlı haktır bu rumuzu andan olmuştur beyan
Biz güruhu naciyiz söyler zebanım (dilim) her zaman

Ben VİRANİ Caferiyim Caferiyim Caferiyim CAFERİ“

“Gel dilber ağlatma beni Şah-ı Merdan aşkına
Dü cihanın Rehnümasi Şir-i Yezdan aşkına
Şahım Hasan Pir Hüseyin Kerbela meydan için
Lütfedip bağışla cürmüm Ali sübhan aşkına
İmam Zeynel Abidin’in abına yundun ise
Arayıp kendi Özünde Bakırı buldun ise
Ceddin Evlad-I Muhammet Cafer’i bildin ise
Rahma gel ol Şah-I Merdan Ali imran aşkına
İmam Musa’yı Kazım’dır Ehl-İ Beytin serveri
Cani aşkı nuş edenler müpteladır ekseri
Sahi Şehidi Horasan İmam Rıza’dan beri
Müptelayı merhamet kıl Kalb-İ viran aşkına
Şah Taki u ba Naki’nin bend oluban rahına
Sadıkane ver Salavat Ehl-i Beyt ervahına
Gafil olma yok vefası dü cihan hublarına
Gel feragat eyle gönül kamil insan aşkına
Ey Virani çıkma yoldan doğru Raha gel beri
Muhabbet şevkat senindir Ey Hasan-Ül Askeri
Evliyalar serfirazi Haci Bektaş-ı Veli
Sen ganisin ver muradım Mehdi devran aşkına“
Aşk ile
Mehmet Özgür Ersan Dede Yesari Abdal Çelebi


CANA CANIMDAN YAKIN KİMSE YOK
Cana cananımdan yakın kimse yok
Ten zahirde göze hicap görünür
Dilden çıkan sözün her biri bir ok
Kimi günah kimi sevap görünür
Hak her canı bir cisimle sınadı
Can cevheri haktır etme inadı
Dest-i kudretinde çarhın kanadı
Bize döndürdüğü dolap görünür
Hakikat kapusun muhabbet açar
Muhabbetten kaçan haktan da kaçar
İyilik el kuşudur kanatsız uçar
Kötüye iyilik azap görünür
Her gülün kokusu kendi özünde
Zanneyleme yokuşunda düzünde
Hakkı buldum ariflerin sözünde
Hak söz Seyrani’ye kitap görünür
SEYRANİ
İmam Hüseyin Aleyhisselam’a Mersiye

  1. Muharremdir kamer mahzûn güneş me‘yûs kan ağlar
    Felek şergeşte mebhût hayrete dalmış cihân ağlar
    (Muharrem ayıdır, ay hüzünlü, güneş yaslı kan ağlar. Feleğin başı
    dönmüş ve şaşkın, cihân da öylesine ağlar, ağlar, ağlar…)
  2. Cefâ-yı şâh-ı mazlûma tahammül etmeyip dağlar
    Ezelden gözlerinden âblar olmuş revân ağlar
    (Dağlar, mazlûmların şâhı olan /Hüseyin’in cefâsına tahammül edemeyip
    ezelden beri gözlerinden yaşlar akıtmış, ağlar.)
  3. Ne düşmensin be hey ibnü’r-recîm ey sâkî-yi iblîs
    Senin yapdıklarına düşmen-i insan olan ağlar
    (Ey İblîs’in sâkisi, ey şeytanın oğlu Muaviye oğlu Yezîd! Sen nasıl
    bir düşmansın? Senin yaptıklarına insanın düşmanı olan ağlar.)
    Hz. Hüseyin (r.a) Emevî halifesi Yezid’e biat etmemesi neticesinde 680
    yılında (Hicri 10 Muharrem 61) yetmiş kişi ile birlikte şehit edildi.
  4. Medîne halkına kıldı vedâ ol kân-ı ilmü’l-gayb
    Tutup âfâkı bir efgân yanar pîr ü civân ağlar
    (O gayb ilminin kaynağı Medine halkına veda ettiğinde, afakı bir
    çığlık kapladı, yaşlı ve gençler yanıp ağladılar.)
  5. Nice günler edip kat‘-ı merâhil âkıbet bir gün
    Durup Kerbübelâ’da cümlesi Hakk’a dîvân ağlar
    (Nice günler mesâfeler kat edip sonunda bir gün Kerbelâ’da Hakk’ın
    huzurunda durup ağladılar.)
    Kerb ü belâ, sıkıntı ve belâ anlamına gelir.
  6. Bilinmişdi ki ol yerler serencâm-ı şehâdettir
    Bilinmişdi ki ol yerden geçilmez hânedân ağlar
    (Bilinmişti ki /yani anladım ki/ Kerbelâ şehîdlerin ibretlik
    hikâyelerinin yaşandığı yerlerdir. Bilinmişti ki /anladım ki/ oradan
    geçilmez, geçmek isteyen hanedân silsilesine mensuplar /Hakk’a
    talipler/ ağlar. /Zira Kerbelâ’dan yani halktan Hakk’a geçmek isteyen
    vuslat ehli, bedel olarak cân vermek zorundadır.)
  7. İmâmü’l-etkıyâ toplandırıp etba’ vü ahbâbın
    Okur bir hutbe bir bir fitneyi eyler beyân ağlar
    (Allah korkusuyla hata yapmaktan çekinen takva sahibi Hak âşıklarının
    imâmı Hüseyin (r.a.) kendisine uyan ve sevenlerini toplayıp bir hutbe
    okudu. Fitnenin sebeplerini tek tek açıklayıp ağladı.)
  8. Kuruldu hayme-yi ahdâr o gün Kerbübelâ içre
    Bugün Kerbübelâ’da kaldı hâlâ âşıkân ağlar
    (O gün Kerbelâ’ya yeşil bir çadır kuruldu. Bugün Kerbelâ’da kalan
    âşıklar /Bugün sıkıntı ve belâ içindenden geçen âşıklar/ hâlâ ağlar.)
  9. Yazıp bir nâme reîsü’l-usâta söyledi ey kavm
    Bu fitne sarsar İslâm’ı yıkar dîni îmân ağlar
    (Hz. Hüseyn, âsilerin reisine bir mektup yazıp dedi ki : Ey kavm, bu
    fitne islâm’ı sarsar, dini yıkar, imân ağlar.)
  10. Hezârân şetm ile Sa’d oğlu hem gönderdi bir nâme
    Anı dil söylemez kâfir dahi olsa zebân ağlar
    (Sa’d’ın oğlu Ömer, Hz. Hüseyin’e / Yezid’e bey’at etmesi için/
    binlerce küfürle dolu bir mektup gönderdi, onu dile getirmek mümkün
    değildir, kâfir olsa bile o dil ağlar.)
  11. Hücûm etdi o mel‘unlar Kitâbullâh’ı imhâya
    Sanarsın bir kıyâmet kopdu toz ağlar duman ağlar
    (O la’netlenmiş olan insanlar Allah’ın kitâbını yok etmek için
    saldırıya geçti, bir kıyâmet koptu, zannedersin ki toz duman ağlar.)
  12. Kesildi her taraftan su sabîler gül gibi soldu
    Su ağlar servi ağlar bahçe ağlar bâğbân ağlar
    (Her taraftan sular kesildi, çocuklar gül gibi soldu. Su ağlar,
    serviler ağlar, bahçe ve bahçıvan ağlar.)
    Hz. Hüseyin ve beraberindeki 72 ashabı Fırat nehrine yaklaşmak üzere
    iken bütün su yolları kesilmiş Fırat’a giden yollar da tutularak ashâb
    susuz bırakılmıştır. Çoluk çocuk hepsi de susuzluktan kırılmışlardır.
    Çocukların susuzluğu ve Hazreti İmam Hüseyn aleyhisselamın susuzluktan
    çatlayan dudaklarıyla şehid olması, Kerbelâ hadisesinin en insanlık
    dışı noktalarından birisidir.
    Kadîmî’nin (ö. 1957. Bursa) şu tesbiti ne kadar hüzünlüdür:
    Atası sâkî-i Kevser iken susuz şehîd oldu
    Hüseyn’e cân fedâ eyler muhibbân karalar bağlar
  13. Bozuldu gülşen-i bâğ-ı risâlet hâr ile doldu
    Gül ağlar bülbül ağlar lâle ağlar erguvân ağlar
    (Risâlet bağının gül bahçesi bozuldu, dikenle doldu. Gül ağlar, bülbül
    ağlar, lâle ve erguvân ağlar.)
  14. Hezârân zulm ile yetmiş iki sâdık olup kurbân
    Halâyık titreyip bu kıssadan kevn ü mekân ağlar
    (Binlerce zulümle yetmiş iki ehl-i beyte sâdık insân kurbân oldu, bu
    hadise yüzünden bütün mahlûkat titreyip yeryüzü ağlar.)
  15. Kesildi başları bin cevr ile bir âşık-ı zârın
    Kesen mel‘ûnlara lânet edip seyf ü Sinân ağlar
    (İnleyen bir aşıkın başı bin eziyetle kesildi, O başı kesen mel’unlara
    lanet edip kılıç ağlar, mızrak ağlar.)
    Ne acıdır ki Hz. İmâm ve arkadaşlarının başları kesilerek öldürülmüştür.
  16. Ali-Ekber’le Kâsım cân verip cânânını buldu
    Ali-Asgar sabî okla vuruldu Ümmühân ağlar
    (Ali Ekber’le Kasım can verip sevgilisini buldu, küçük Ali Asgar okla
    vuruldu, Ümmühân ağlar.)
    Ali Ekber Hz. Hüseyin Efendimizin büyük oğludur. Kerbelâ’da şehadet
    şerbetini içen ehl-i beytten ilk kişidir (10 Muharrem 61). Bu sırada
    19-25 yaşları arasında olduğu tahmin edilmektedir.
    Abdullah Ali Asgar, İmam Hüseyin’in (a.s.) en küçük oğludur. Annesi,
    İmriü’l-Kays b. Adiy’in kızı Rübab’dır. Medine’de doğmuştur.
    Kerbelâ’da şehid olduğunda altı aylık olduğu rivayet edilmiştir. Ali
    Asgar’ın şehadeti bir rivayete göre şöyle olmuştur:
    İmam Hüseyin, 10 Muharrem 61/10 Ekim 680 aşure günü, Yezid’din
    askerleriyle çarpışmak için savaş meydanına doğru hareket etmişken Hz.
    Zeyneb (a.s.) kucağında Ali Asgar’la çadırından dışarı çıktı. İmam
    Hüseyin’e bebeğin üç gündür su içmediğini hatırlatıp bir damla olsun
    su talep etmesini istedi. İmam Hüseyin bebeği kucağına alıp düşmana
    seslendi:
    “Ey topluluk! Ehl-i Beytimizi öldürdünüz, geride sadece bu bebek
    kaldı. O da susuzluktan dudaklarını emiyor. Ona bir yudum su verin!”
    Bu esnada bir düşman askerinin yayından fırlayan ok, bebeğin boğazına
    isabet etti. Bunun üzerine İmam Hüseyin şöyle dedi:
    “Allahım! Önce yardım vaadiyle bizi çağıran, sonra bizi öldüren bu
    toplulukla bizim aramızda sen hüküm ver!”
  17. Vefâya da‘vet etmek sonra bin dürlü cefâ etmek
    Size ey kavm-i sek dersem behâim bî-güman ağlar
    (Vefâya davet edip sonra bin türlü eziyet etmek nasıl bir iştir? Size
    köpek kavmi dersem şüphesiz hayvanlar ağlar.)
    Hz. Hüseyin’in hurucunda Kûfe’den gelen yardım ve davet mektuplarının
    payı olmuş, Hüseyin Efendimiz ona göre hareket etmiştir. Fakat
    Kufe’dekiler ahidlerini bozdular. Yezid Ubeydullah’a ehl-i beytin
    öldürülmesi emrini verdi.
  18. Yirmi bin kişi birden ok attı Şâh-ı Mazlûm’a
    Bizi atman deyip zâlimlere tîr ü kemân ağlar
    (Mazlûmların şâhına yirmi bin kişi birden ok attı, ok ve yay zâlimlere
    bizi atmayın diyerek ağlar.)
  19. Ok atmak “kurretü’l-ayn”a değil mi aslını imhâ
    Sebebsiz mi bugün hâlâ hakîkî müslümân ağlar
    (Hz. Peygamber’in göz nûruna /Hüseyn’e/ ok atmak aslını yok etmek
    değil mi? bugün gerçek müslümanın hâlâ ağlaması sebepsiz mi?)
    Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz buyurmuştur ki:
    “Şüphesiz, çağrılıp gitmem yakındır. Size iki büyük ve hukuku ağır
    emanet bırakıyorum. Birisi, Aziz ve Celil olan Allah’ın kitabı Kur’an,
    diğeri de gözümün nuru ehl-i beytimdir.
  20. Ciğergâh-ı Habîb-i Kibriyâ’ya ok atan mel‘ûn
    Cehennemde bugün şeytânla kurmuş âşiyân ağlar
    (Hz. Peygamber’in ciğerpâresine ok atan mel’ûn, bugün cehennemde
    şeytânla yuva kurmuş, ağlar.)
  21. Cihânın sâhibinden bir içim su kıskanılmış âh
    Fırat ağlar, murâd ağlar zemîn ü âsumân ağlar
    (Ah! Cihânın sahibinden bir içimlik su kıskanılmış, Fırat ağlar, Murat
    (nehri) ağlar, yer ve gök ağlar.)
  22. İmâmü’l-müttekînin şimr-i mel‘ûn kesdi çün başın
    Cehennem kaynayıp arş sayha etti tûleşân ağlar
    Tavl-ı şan?
    (Mel‘ûn Şimr bin Zi’l-Cevşen Takva sahibi Hak dostlarının İmâmı
    Hüseyin (a.s.)ın başını kesti. Arş çığlık atar, cehennem kaynar,
    yavruları ağlar.)
    Şimr, âşura günü Sa‘d oğlu Ömer’in sol kanadında komutanlık yapan ve
    savaşı körükleyip Hz. Hüseyin Efendimizi katl eden kişidir.
  23. Ayak basdı o mel‘ûn kalb-gâh-ı sırr-ı Kur‘ân’a
    Aliyy ü Fâtıma Peygamber-i âhir zamân ağlar
    (O me’lûn /Şimr/, Kur’ân sırrının kalbine /çadırına/ ayak bastı. Ali,
    Fatma ve âhir zaman peygamberi ağlar.)
  24. Harem-gâh-ı Habîb-i Kibriyâ’ye doldu nâ-mahrem
    Bizi hep öldürün derler sabîlerle zenân ağlar
    (Yüce peygamberin haremine nâ-mahrem doldu. Sabîler /çocuklar/ ve
    kadınlar hepimizi öldürün diye ağlar.)
  25. Çadırdan nâle vü feryâd yükseldi semâvâta
    Melekler sordular n’oldu dediler teşnegân ağlar
    (Çadırdan göklere doğru çığlıklar yükseldi…Bu çığlğı duyan melekler
    sordular, ne oldu? Susuzlar ağlıyor, dediler.)
  26. Döküldü hûn-i mazlûmân yere yer mâteme girdi
    Melekler titreyip inler felekde kehkeşân ağlar
    (Mazlûmların kanı yere döküldü, yer yüzü mâteme büründü, melekler
    titreyerek inler, gökte yıldızlar /Samanyolu/ ağlar)
  27. Nîsâ-yı Ehl-i Beyt üryân ü giryân kaldı çöllerde
    Çöl ağlar, dağlar ağlar, vâdi-yi berr ü yaban ağlar
    (Ehl-i Beyt’in kadınları ağlayarak, çırılçıplak bir halde çöllerde
    kaldı. Çöl ağlar, dağlar ağlar, yakın ve uzak vâdiler ağlar.)
  28. O şâhın derdi etmiş cümle insânoğlunu giryân
    Bilenler bilmeyenler hep bu derd ile inan ağlar
    (O Şâh’ın derdi bütün insanları ağlatmış, inan ki bilen bilmeyen
    herkes bu dert ile ağlar.)
  29. Gelip bir kaç deve çûlsuz yularsız Şimr-i mel‘ûn der
    Bu gün Şam’a sefer lâzım bu emri her duyan ağlar
    (Mel’ûn Şimr birkaç çulsuz, yularsız deveyle gelerek, ‘bu gün Şam’a
    sefer lâzım’ der. Bu emri duyan herkes ağlar.)
    Kerbelâ esirleri kervanı, H. 61 yılı, Muhar¬rem’in 19’unda Kufe’den
    Şam’a doğru hareket etti. 12 gün sonra Şem’a getirildiler.
    30 Deve üryân, ciğer püryân yürürler aç susuz sibyân
    Deve ağlar, ceres ağlar, yol ağlar, kârbân ağlar
    (Çocuklar, çıplak bir deveyle, aç susuz ve ciğeri yanmış bir halde
    yürürler. Deve ağlar, çan ağlar, yol ağlar kervân ağlar.)
  30. Meşakkatle develer kat‘-ı menzilden kalıp bî-tâb
    Düşüp yollarda ma‘sûmân eder âh u figân ağlar
    (Develer, bin bir zorlukla yol katetmekten güçsüz düştüler. Yollarda
    masûmlar âh ve figân ederek ağlar.)
  31. O yollarda o çöllerde o ıssız gurbet ellerde
    Sekîne Zeyneb’in ahvâline hûr-i cinân ağlar
    (O yollarda ve çöllerde, o ıssız gurbet ellerde /İmâm Hüseyn’in kızı/
    Sekîne ve /kardeşi/ Zeynep’in hallerine cennetin hûrileri ağlar.)
    Temimli Kura “Kerbelâ’da öldürülenlerin yanından geçerlerken
    kadınların ağlayıp dövündüklerini gördüm. Ben her şeyi unutsam bile,
    Fatıma’nın kızı Zeynep’in söylediklerini unutamam. Allah’a yemin
    ederim ki kardeşi İmam Hüseyin’in bedeninin yanından geçtiği esnadaki
    yıkılışı, çırpınışları ve sözleri dost-düşman herkesi ağlattı.”
    Hz. Zeyneb’in, kardeşi İmam Hüseyin’in başsız bedeninin yanından
    geçtiği esnada dudaklarından şunlar dökülüyordu:
    “Allah’ım! Bu kurbanı bizden kabul et!”
    “Ey bütün gökteki meleklerin kendisine salât ve selam gönderdikleri
    Muhammed’im! Bedeni parça parça edilen, bu çölde yere serilen ve
    topraklar içerisinde kalan bu kişi senin Hüseyin’indir.”
    Üçüncü sözünde, annesi Fatıma Zehra’ya seslenerek şöyle der:
    “Ey Anneciğim! Ey Fatıma Zehra! Ey dünya kadınlarının en hayırlısı!
    Kerbela çölüne bir bak da düşman toprağı üstündeki oğlunun başını,
    kanlar içindeki bedenini ve eyersiz katırlara bindirilen esaret
    altındaki çocuklarını bir gör!”
    “Ben o kardeşin /Hüseyn’in/ çadırının iplerine kurbân olayım! Cânımı
    fedâ ettiğim kimseye kurbân olayım! Yaralı gönül ve susuzluktan
    kurumuş dudaklarla şehid edilene kurban olayım! Damarlarından kanlar
    akan o sevgili ve şefkatli olana kurban olayım! Ben dedesi Peygamber,
    nenesi Hatice, babası Ali ve annesi dünya kadınlarının efendisi olan
    kimseye kurban olayım. Ben, üzerine gün doğuncaya kadar namaz kılan
    kimseye kurban olayım!”
    Son sözünde ise Peygamber sahabelerine yö¬nelerek şöyle seslendi: “Ey
    hasret ve keder içeri¬sindeki gönül! Bu gün dedem Allah Resulü artık
    hayatta değildir. Ey Peygamber ashabı! Onları esirler gibi yola koymuş
    ve götürüyorlar.”

    “Zeynep’in sözlerini işitenlerin pepsi -Yezidîlerin askerleri de
    dâhil- herkes bir anda yüksek sesle ağlamaya başladı.
    Sekîne,Esir alıp katliam yaptıkları yerden geçirdiklerinde, İmam
    Hüseyin’in kızı Sekîne, kendini deveden atarak babasının kanlı
    cesedini kucakladı, ağladı, feryat ve figan etti. Orda hazır olanların
    hepsi onunla birlikte ağlamaya başladılar. Bu şekilde kendinden
    geçinceye kadar ağlamaya devam etti.
  32. Dikildi nîzeye sultân-ı kevneynin ser-i pâki
    Çıkıp bir nûr olur arş sâyesinde sâyebân ağlar
    (İki cihân Sultânı Hüseyn (a.s.)’in tertemiz başı mızrağa dikildi. Bir
    nur gibi yükselip arşın gölgesinde ağlar.)
  33. Nihâyet bir sabâhdı Şam’a dâhil oldular âh Şam
    O tali’siz misâfirler konuldu hâne hân ağlar
    (Nihayet bir sabah Şam’a girdiler, âh Şam, o talihsiz misafirler bir
    hana /konağa/ getirildi. Han ağlar, hane ağlar.)
    Daha sonra buraya “Meşhed’un-Nukte” denmiş ve Hüseyn Efendimizin
    kanının damladığı halının olduğu yere bir türbe inşâ edilmiştir.
  34. Yezîd’in askeri oynar güler yapmışdı şehrâyin
    Şehir ağlar kûra ağlar yanar deyr içre çân ağlar
    (Yezîd’in askeri gülüp oynayarak şenlik yapmıştı. Onlar eğlenirken
    şehir ve köyler, kilisedeki çan yanarak ağlıyordu.)
  35. Benât-ı Ehl-i Beyt’i câriye gönderdiler Rûm’a
    Görüp Rûm Kayseri oldu esîr-i nâtuvân ağlar
    (Ehl-i beytin kızlarını Rum’a cariye olarak gönderdiler. Rum Kayseri
    bu çaresiz ve güçsüz esirleri görünce ağladı.)
  36. Bahâ-yı hüsnüne bir dilberin bin kişver-i ma‘mûr
    Verilse az gelir ikrâh eder de hüsn ü ân ağlar
    (Bin tane mamur belde bir sevgilinin güzelliğinin pahası olarak
    verilse, az gelir. Buna, güzellik tiksinir de ağlar.)
  37. İki meh-peykere din-i mesîhi etdiler teklîf
    Dediler sümme-hâşâ tâ-be-mahşer mü‘minân ağlar
    (İki ayyüzlüye Hristiyanlık’ı teklîf ettiler, onlar da “Sümme hâşâ/
    kat’iyyen olmaz!” dediler, ta mahşere kadar müminler ağlar.)
  38. Temennâ-yı visâle mâni oldu gayret-i Mevlâ
    Dediler bunlara hiç el sürülmez râhibân ağlar
    (/Ehl-i beyt’in câriye olarak satıldıkları yerde/ Cenâb-ı Hakk’ın
    gayreti /İlâhî kıskançlığı/ onları alan hristiyanların vuslat
    arzularına engel oldu. Dediler ki, bunlara kesinlikle el sürülemez.
    /Bizim rahipler bunların halini yani iffet ve ismetini görseler
    gözyaşlarını tutamazlar.)
  39. Mübârek bir gece ol iki meh-rû hasbetenlillâh
    Fedâ-yi dîn ü nâmus oldular hep hûriyân ağlar
    (Mübârek bir gece o iki ayyüzlü Allah rızası için dîn ve namuslarını
    fedâ ettiler. Buna şahit olan bütün hûriler ağladı.)
  40. Bu hâle ağlayan gözler görür elbetde dîdârı
    Bunun gâfilleri ağlar muhakkak câvidân ağlar
    (Bu hâle ağlayan gözler elbette sevgilinin cemâlini görür, bunun
    gafilleri muhakkak ebediyen ağlar.)
  41. Belâ-yı Ehl-i Beyt’i yazmağa imkân mı var aslâ
    Söz ağlar, söyleyen ağlar, kalem ağlar, yazan ağlar
    (Ehl-i Beyt’in başına gelen musibeti yazmaya aslâ imkân yoktur. Bunu
    anlatan söz ağlar, söyleyen ağlar, kalem ağlar velhasıl yazan ağlar.)
  42. Hüseyn ağlar gözü yaşı olur âlemlere rahmet
    Yezîd ağlar gözü yaşı olur la‘net-feşân ağlar
    (Hüseyin ağlar, gözyaşı âlemlere rahmet olur. Yezîd ağlar,
    gözyaşlarıyla etrafa lanet saçar.)
  43. Yezîd bir nâm-ı dünyâya değişdi şân-ı ukbâyı
    N’idem ol nâm-ı mel‘ûnu kim nâm ağlar nişân ağlar
    (Yezîd, âhiretin şânını /gelip geçici ve boş/ bir dünya nâmına
    değişti. O mel’ûnun nâmını ne yapacağım ki? Nâm ağlar, nişan ağlar.)
  44. Evet hazmetmemişdi Âl-ı Süfyân dîn-i İslâm’ı
    Resûlün âline yaptıklarına kâfirân ağlar
    (Evet, süfyan oğulları, islâm dinini hazmetmemişti, Resûl’ün ailesine
    yaptıklarına kâfirler ağlar.)
    Ebu Süfyan 561 yılında Mekke’de doğdu. Zengin bir aileye mensûptu.
    Babası Kureyş’in ileri gelenlerindendir. Hazret-i Peygamber’in
    davetine icabet etmeyip cephe almış özellikle Uhud ve Hendek savaşında
    müşriklerin komutanlığını yaparak müslümanları katletmiştir.
    Müslümanların Mekke’nin fethi öncesinde çocukluk arkadaşı olan
    Abbâs’ın tavsiyesiyle Peygamberin huzûruna çıktı.
    Hazret-i Peygamber’in İslâm’a davetini kabûl ederek müslüman oldu.
    Bazı kaynaklar samîmî bir müslüman olduğunu bildirmelerine rağmen
    ehlullah bunu şüpheyle karşılamıştır. Ne hikmettir ki hakikati
    göremeyen Süfyân’ın Yermuk savaşında bir gözü kör olmuş ve 652 yılında
    Medine’de ölmüştür. Oğlu Muaviye bilindiği gibi ehl-i beyt
    muarızlarındandır. O da Hz. Ali (k.v.)’ye isyan edip kendisini halife
    ilan ederek 661 yılında babadan-oğula geçen saltanata dayanan Emevî
    Devleti’ni kurdu. Oğlu Yezîd de iktidar hırsı ile Kerbelâ hadisesinin
    müsebbibi olmuş ve ehl-i beyti katletmiştir. Kemâlî Hazretleri
    Süfyânoğullarının İslâm’ı samimi olarak kabullenmedikleri konusunda
    Hak erenlerce kabul görmüş umumi düşünceyi dile getirmektedir.
    Hz. Niyâzî-i Mısrî Efendimiz de Hak erenleri kabul etmiş görünen, daha
    doğrusu hakikat körü, soğuk nefesli dil müslümanları için “Süfyânî”
    tabirini kullanır:
    Şol ki Süfyânî artdı tuğyânı
    Oldu şeytânî cân gözü kördür
    Azdırır halkı bezdirir Hakk’ı
    Kizbi çok sıdkı binde bir yokdur
    Hakk’a kul ol kul, olasın makbûl
    Dil müselmânı şâhid-i zûrdur
    Mısrî’nin dînde izzeti zinde
    Cümle milletde Hamzavî hordur
  45. Alî nûrunu itfâdan garazdı dini mahvetmek
    İmâmü’l-Müctebâ’ya verdiler zehri yılan ağlar
    (Ali’nin nûrunu söndürmekten maksat dîni mahvetmekti. Seçilmiş imama
    /Hz. Hasan (a.s.)/ zehir verdiler. Zehri aldıkları yılan bile buna
    dayanamaz ağlar.)
    Muaviye Hz. Ali’nin öldürülmesinden sonra iktidar hırsına kapıldı.,
    Hz. Hasan’a karşı savaş açtı. Bunun üzerine Hz. Hasan Müslüman kanı
    dökülmesin istediyse de bir kısım komutanlar kendisine ihanet etti ve
    Muaviye ile hilafeti Muaviye ölünce’ye kadar kendisine devredeceğini
    bildirdi. Muaviye hilafet ordusunun dağıldığını görünce antlaşmayı
    bozmuş ve gasp yoluna gitmişti. Nihayet Hz. Hasan, Muaviyetarafından
    satın alınan eşi tarafından zehirlenerek öldürüldü (M. 669).
  46. Geçip mihrâb-ı dîne düşmen-i îmân imâm oldu
    Bozuldu vahdet-i İslâm namâz ağlar ezân ağlar
    (İmân düşmanı /Muaviye/, İslâm’ın mihrâbına geçip imâm oldu. İslâm
    birliği bozuldu, namâz ve ezân ağlar oldu.)
  47. Atıp zindana Zeyne’l-Âbidîn’i etdiler mahbûs
    Cefâ bitmez güneş girmez sebâ etmez vezân ağlar
    (Zeynel Abidin’i zindan atıp hapsettiler, eziyet bitmez, güneş girmez,
    rüzgar esemez, ağlar.)
    İmam Zeynelâbidîn, Hz. Ali (k.v.)’nin oğlu Hüseyin’in oğludur. Kerbelâ
    hadisesinde hasta olduğu için kafilede yoktu. Yezid kendisinin
    Medine’de yaşamasına izin vermişse de -Kerbelâ’dan sonra siyasete
    girmemekle birlikte- Kur’an’ın ve Resulullah’ın öğrettiği islâmı halka
    anlatıp Emevî siyasetinin yanlışlığını gözlerönüne serdiğinden ötürü
    yıllarca zindân hayatı yaşadı ve nihayet zehirlenerek öldürüldü (ö.
    716, Medine).
  48. Ezelden ağlarım akdı dü çeşmim kanlı yaşımla
    Ne hâbım var ne râhat var yanan cismimde cân ağlar
    (Ezelden beri ağlarım, iki gözüm kanlı yaşımla aktı, ne uykum ne de
    rahatım var, yanan tenimde cân ağlar.)
  49. İki göz oldu amâ ağlarım ey Kurretü’l-ayneyn
    Kemâlî sûz-i derdinle nihân ağlar ayân ağlar.
    (Ey Resûlullah’ın iki gözünün nûru /Hasan ve Hüseyin a.s./ sizin için
    ağlamaktan iki gözüm kör oldu. Ey Kemâlî! Derdinin yangınıyla görünen
    ve görünmeyen, gizli ve açık her şey ağlar.)
    OSMAN KEMÂLÎ EFENDİ [ks]
    Mehmet Özgür Ersan Dede
    Yesari Abdal Çelebi
    Aşk ile Hu
    Kaynak :Aşk Sızıntıları Şerhi Hazırlayan: Dr.Mustafa Tatcı
    H Yayınları
    Fotoğraf: Ten Cehennemdir Osman Kemali Efendi

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert.

Check Also

ALİ’ YE BAĞLI

Bizim erkanımız, bizim yolumuzAllah bir Muhammet, Ali’ye bağlıSer çeşmeden sunulmuştur dol…