Home Alevilik 13. YÜZYIL ANADOLUSUNDA HACI BEKTAŞ-I VELİ, BEKTÂŞİLİK ve ALEVÎ-BEKTÂŞİ ŞİİRİ
Alevilik - Hacı Bektaş Veli - Önemli Kişiler - 25. September 2020

13. YÜZYIL ANADOLUSUNDA HACI BEKTAŞ-I VELİ, BEKTÂŞİLİK ve ALEVÎ-BEKTÂŞİ ŞİİRİ

 

T.C.
HALİÇ ÜNİVERSİTESİ
FEN EDEBİYAT FAKÜLTESİ
TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI BÖLÜMÜ

  1. YÜZYIL ANADOLUSUNDA HACI BEKTAŞ-I VELİ, BEKTÂŞİLİK ve ALEVÎ-BEKTÂŞİ ŞİİRİ

(BİLİMSEL ARAŞTIRMA – MAKALE)

       Danışman:                                                                  Hazırlayan:
       Yrd. Doç. Dr. Nuran ALTUNER                              Begüm KARATAŞ 

İSTANBUL OCAK 2017
Hayatı ve Kişiliği
Horasan Melametîliğinin önde gelen temsilcilerinden Yusuf Hemedani’nin öğrencisi Hoca Ahmed Yesevi tarafından kurulmuş olan Yesevîlik tarikatının Anadolu’daki en fa’al uygulayıcısı konumunda 13. yüzyıl Anadolu’sunun İslâmlaşma sürecine önemli katkılarda bulunarak adını “Horasan Erenleri” olarak anılan şahsiyetler arasına yazdıran, 16. yüzyılda ise Balım Sultan önderliğinde 14. ile 15. yüzyıl Azerbaycan ve Anadolu’sunda yaygınlaşmış olan Hurûfilik akımının etkisi altında kalınmak suretiyle ibahilik, teslis (üçleme), tenasüh ve hülul anlayışlarını da bünyesine alarak kurumsallaşan Bektâşilik tarikatının isim babası, islam mutasavvıfı.
Asıl adı Bektaş olup muhtemelen ölümünden sonar Hacı Bektâş-ı Velî diye şöhret bulmuştur. XIII. yüzyıl Selçuklu Anadolu’sunda Babaî hareketinin lideri Baba İlyâs-I Horasânî’nin çevresine, XIV.yüzyılda kendi adını alacak olan Bektaşîlik tarikatının teşekkülüne adı karışan Hacı Bektâş-ı Velî’nin, devrinin kaynaklarında hemen hiçbir iz bırakmadığına bakılırsa yaşadığı dönemde yaygın bir şöhrete sahip olmadığı söylenebilir. Öte yandan Yeniçeri Ocağı’nın ve Bektâşiliğin pîri kabul edilmesi ve Alevî-Bektâşi kesiminde bir iman esası olan güçlü konumu onun çözümlenmesi gereken tarihî bir problem haline dönüştürmektedir. Bu durum, hakkındaki yetersiz tarihî bilgilerle menkıbelerin yarattığı çift yönlü (tarihî-menkıbevî) şahsiyetinin birbiriyle uyuşmazlığından kaynaklanmaktadır.


Menkıbevî Hacı Bektaş Rum abdallarının pîridir; Diyâr-ı Rûm’un (Anadolu) büyük evliyasındandır. Tarihî şahsiyetini menkıbevîleştiren anlaşılması ve tahlili güç bu dönüşüm süreci, onu daha XIV.yüzyıldan itibaren zamanımızda da bütün gücüyle varlığını koruyan çok önemli bir kültün, Anadolu’daki heterodoks Müslümanlığın merkez şahsiyeti yapmıştır. Mesele, Baba İlyas’ın sayısı oldukça fazla halifelerinin arasından yalnızca bu mütevazi Türkmen babasına nasip olması noktasında odaklanmaktadır. Ne Mevlânâ Celâleddin Rûmî ne Yûnus Emre ne de Anadolu’da yaşamış başka hiçbir sûfî onun kadar güçlü bir kutsallaştırmanın konusu olmuştur. Bu bağlamda, bugünkü Hacı Bektâş-ı Velî’nin ölümüyle doğduğunu söylemek tarihî bir gerçeği ifade etmek olacaktır. Yani, Hacı Bektaş-ı Velî asıl tarihsel rolünü, yaşarken değil, tıpkı Hz. İsa, Hz. Ali, ve hatta ünlü sûfi Hallâc-ı Mansur gibi, öldükten sonra oynayacaktır. Bu sebeple şunu diyebiliriz ki, Hacı Bektaş-ı Velî yaşarken yapamadığını, öldükten sonra yapmıştır.


Hakkında Yazılmış Eserler
Hacı Bektâş-ı Velî’yi ancak kendi zamanından epeyce sonra yazılmış, ikinci dereceden kaynaklardan incelemek mümkündür. Bu kaynakların en eskisi, XIV.yüzyılın ünlü sûfîlerinden Âşık Paşa’nın oğlu Elvan Çelebi’nin Menâkıbü’l-kudsiyye adlı menkıbevî aile tarihidir. Hacı Bektâş-ı Velî’nin şeyhi olup 1239 veya 1240 yılında Selçuklu yönetimine karşı Babaî isyanı diye bilinen büyük sosyal hareketi gerçekleştiren Vefâî şeyhi Baba İlyâs-ı Horasânî’nin torunu olan bu sûfî şair, eserinde Hacı Bektâş-ı Velî’den kıaca bahsetmesine ragmen çok önemli ipuçları verir.
Hacı Bektâş-ı Velî hakkında ikinci kaynak, vefatından yaklaşık yüz yıl sonra Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin torunu Ulu Ârif Çelebi’nin emriyle Ahmed Eflâkî tarafından kaleme alınan Menâkıbü’l-‘ârifîn adlı Farsça eserdir. Dönemin Anadolu’su ve Mevlevîliğin tarihi bakımından çok önemli olan bu eserde Hacı Bektâş-ı Velî hakkında kısa bir pasaj vardır. Bu pasaj, hem onun sûfî kimliği, hem de öteki kaynakları kontrol etme bakımından büyük değer taşır.
XIV.yüzyıla ait bu iki kaynaktan sonra kronolojik olarak sırayı, Hacı Bektâş-ı Velî adına düzenlenmiş olup XV.yüzyılın son çeyreği içinde kaleme alındığı kesin gibi görünen Menâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî alır. Eser XV.yüzyılın son çeyreği içinde yazıya geçirilmiş olmakla beraber ihtiva ettiği bilgiler şüphesiz, Hacı Bektâş-ı Velî’nin yaşadığı dönemden itibaren mensuplarının arasında ağızdan ağıza dolaşarak XVyüzyıla intikal etmiştir. Ayrıca bu eserin Menâkıb-ı Hâce Ahmed-i Yesevî, Menâkıb-ı Lokmân-ı Perende, Menâkıb-ı Ahî Evran ve Menâkıb-ı Seyyid Mahmûd-ı Hayrâni gibi XIII.yüzyıldan kalma yazılı kaynakları da vardır. Daha çok Vilâyetnâme-i Hacı Bektaş veya sadece Vilâyetnâme diye tanınan bu eserin ehemmiyeti, Hacı Bektâş-ı Velî’nin tarihî şahsiyetini tesbite yarayacak çok önemli veriler ihtiva etmesinin yanı sıra Bektâşilik ve Alevilik’te bugün de mevcut olan inançların çoğunun kaynağını oluşturmasından ileri gelir. Dolayısıyla bu çevrelerde yarı kutsal niteliği olan bir kitaptır. Ayrıca Hacı Bektâş-ı Velî’yi Ahmed Yesevî geleneğine bağlayan önemli metinleri içinde bulunduran eser, Hacı Bektâş-ı Velî’nin şahsiyeti ve Bektâşiliğin tarihçesi bakımından tarihî gerçeklerle menkıbelerin birbirine karıştığı değerli bir kaynaktır.


Aynı yüzyılda yaşayan Lâmiî Çelebi’nin Nefahât Tercümesi’nde üç dört cümleyi geçmeyen ifadeleri Hacı Bektâş-ı Velî’nin mistik şahsiyeti hakkında dikkate değer kayıtlar ihtiva eder. XV.yüzyılın sonlarına ait bir başka önemli kaynak ise yine Baba İlyâs-ı Horasânî’nin soyuna mensup bir sûfî tarihçi olan Âşıkpaşazâde’nin Tevârîh-i Âl-i Osmân adlı eseridir. Burada müellifin büyük dedesinin halifesi olan Hacı Bektâş-ı Velî’ye dair aile içinden gelen şifahî bilgiler kaydedilmiştir. Bunlar, büyük bir ihtimalle tarihî Hacı Bektâş-ı Velî’yi anlatan gerçeğe en yakın bilgilerdir.
Son olarak XVI.yüzyıldan Taşköprizâde’nin eş-Şeka’iku’n-nu’mâniyye adlı eserini de kaydetmek gerekir. Hacı Bektâş-ı Velî bu kitapta diğer kaynakların aksine tam anlamıyla Sünnî bir velî olarak tanıtılır. Sonraki yüzyıllara ait bazı eserlerde de Hacı Bektâş-ı Velî’ye dair bilgilere rastlanır. Ancak bunlar esas olarak adı geçen eserlere ve özellikle Vilâyetnâme ve eş-Şeka’iku’n-nu’mâniyye’ye dayanır.


Edebi Kişiliği ve Düşünce Yapısı
Hacı Bektaş Veli’nin yaşamını örten gizemli örtüler yeni yeni kaldırılmaya başlanmış, onun gerçek kişiliğine, düşünsel evrenine girmek için uygun kapıların aranması da yakın yılları ilgi alanı içinde alınmıştır. Hacı Bektaş Veli’nin gerçek kişiliği, nesnel yaşama alanı, bilimsel verilerle, araştırmalarla tartışmaları dışlayacak bir anlayış ortamına çıkarılamaz. O, tarihin akışı içinde, kendi kimliğini gözlerden saklamış, yalnızca akışa kıyıdan bakanların kulaklarına yansıyan özgün sesiyle varlığını sürdürmüştür. Bundan sebeple, bu konuda bir araştırmacı olarak benim görevim kendi görüş alanım çerçevesinde biçimlendirdiğim Hacı Bektaş Veli’yi tanıtmak değil, Anadolu insanının gönlünde yaşattığı Hacı Bektaş Veli’yi nesnel şekilde bilim alanına çıkarmaktır. Esasında bilimin de görevi konu yaratmak değil, biz araştırmacıların inceleyip sergilediği konulara kendi yöntemiyle çözüm getirmektir.
Hacı Bektaş Veli, bütün susayanları içiren, serinleten, bunalanlara esenlik veren, insanın gerçek değeri, bir insan olarak taşıdığı erdem dışında ilgi alanı bilmeyen bir ermiş örneğidir. Onun başlıca özelliği, ona yükletilen düşüncelerde değil, onun büyülü kişiliğinden kaynaklandığı söylenen hoşgörüde aranmalıdır. Nice kişi vardır, sayısız kitap yazmış, günümüze ulaştırmış, ilgimizi çekmiş, bizi uğraştırmış. Buna karşın, belli bir alanın dışında saygı görmemiş, etkinliğini kanıtlayacak bir iz bırakmamıştır. Oysa Hacı Bektaş Veli’yi sevenlerin sayanların, izini sürenlerin, onun tinsel varlığı çevresinde toplananların, neredeyse hepsi onu, onun olduğu söylenen yazılardan değil, onunla ilgili gönül okşayıcı söylencelerden tanımıştır. Bu söylencelerin, önemli bir bölümü “Vilâyetnâme”de vardır. Hacı Bektaş Veli’nin ölümünden çok sonra, başkalarınca üretildiği tartışma götürmeyen bu söylenceler, gülmeceler Anadolu insanının hangi düşünce odaklarına daha yakınlık duyduğunu, neyi sevip neyi sevmediğini kanıtlayan belgelerdir.


Hacı Bektaş Veli’nin inanç dünyasında, düşünce ortamında ağırlığını sezdiren, gülümsemeyi alışkanlık edinen tutumu yalnızca, insana yönelik değildir. “Vilâyetnâme” okunduğunda, onun tüm hayvanlara karşı derin bir sevgiyle dolup taştığı, hepsine sevecenlikle baktığı, inançların getirdiği katı yasaklara aldırmadığı, “can”ı yaratıkta bir varlık koşulu olarak benimsediği, sevdiği görülür. Onun evreninde, gönlünde, belleğinde “yasak” yoktur, varsa bu da insan erdemlerine, değerine aykırı davranmaya karşıdır.
Güleryüzlülüğe, gönül açıklığına, inanç esnekliğine dayanan hoşgörü, insanı anlamada bırakılmaz bir öğedir, insanın düşünsel kişiliğini biçimlendiren ilkelerden biridir. Hacı Bektaş Veli’nin hoşgörüsü insana yaklaşmanın, onu kendi anlam bütünlüğü içinde tanımanın bir yöntemi gibidir. Onunla ilgili öykülerden, söylencelerden (hepsi Vilâyetnâme’de) anlaşıldığına göre, insan taşıdığı can nedeniyle, bir duygu varlığıdır, bu duygu can taşıyan tüm yaratıklara yönelik bir sevgi odağıdır. Bu yaratıklar, kendi doğal özellikleri gereği, bir araya gelmesi olanaksız görünenlerdir. Oysa Hacı Bektaş Veli’nin hoşgörü dünyasında arslan, geyik, koyun yan yanadır. Bu, pek de onaylanabilecek bir durum değildir, ancak hoşgörünün yasaklarla, buyruklarla, gözdağı vermelerle çizilmiş sınırları yoktur. Hoşgörü, insanın kişiliğini yansıtan, tanımlamaya yarayan gönül belgesidir. Bu belge gönülde hangi yazılarla yazılmışsa, ancak onları bilenlerce okunur. Sözün kısası, hoşgörüyü bilmeyen, hoşgörüden anlamaz.
Hacı Bektaş Veli yediyüz yıl önce bu acı gerçeği kavramış, kendisine bağlananlara “hoşgörü”yü öğretmişti. Yani, Hz. Pîr insanlığa yakışmayan kötülüklerden kaçınılmasını, kin ve nefret dolu dünyamıza “sevgi” tohumlarının ekilmesinin önemini belirtmişti. Onun, insanlığa mutluluk reçetesi olarak sunduğu bu sevgi, Anadolu halkından başlayıp tüm insanlığa yayılmıştır. Bütün yaşamı boyunca “sevgi” ve “hoşgörü” Hz. Pîr’in başlıca savunduğu, örgütlediği ve bizzat yaşadığı öğreti olmuştur. O, gönlündeki insan sevgisine bizim de sahip olmamızı candan isterken, bir dörtlüğünde diyor ki:


“Sâkin ol, kimsenin gönlünü yıkma
Gerçek Erenlerin izinden çıkma
Eğer âşık isen ölmezsin korkma
Âşığı kurt yemez uc’da değildir.”


Bu sözüyle yalnız insanı değil tüm yaratılmış varlıkları da sevmeyi söylüyordu. Nitekim Hz.Pîr’in yolunda gidenler de başta insan olmak üzere tüm doğayı sevmeye aynı önemi vermişlerdir. İlk ünlü Bektaşî ozanı Yunus Emre’nin
“Sevelim, sevilelim, dünya kimseye kalmaz.”
Sözü, buna güzel bir örnektir. Sevgi ve hoşgörü kaynağı olan Bektaşilik bu özelliği ile sonsuza dek yaşayacak, insanlığa ışık tutacaktır. Özetle diyebiliriz ki:
Hz. Pîr’in yolunda olanlar maddi yönden zengin olmayabilir ama, ruhsal bakımdan gerçek özgürlük Bektaşîlikte bulunur. Çünkü, Hünkâr’ın öğretisinin temeli, gerçek İslâmi inancın ekseninde geniş bir “hoşgörü”ye dayanmaktadır. Hoşgörünün temeli ise samimi inanç ve sevgidir. Bu sevgi, inançtan doğan Tanrı sevgisi ve inananların birbirini sevmeleridir. Birlik, dirlik, kardeşlik ve kuvvet bu sevgiden doğar. Hz.Pîr’in şu sözü ne güzeldir:
“Bir olalım, iri olalım, diri olalım.”
Hacı Bektaş Veli’ye göre gerçek İslâmlık gönül temizliği, doğruluk, Tanrı inancı ve mü’minlerin birbirlerini sevmeleridir. Ancak bu özellikler kazanıldıktan sonra yapılacak ibadetler geçerlidir. Eğer bir insan kendi öz benliğini kötü düşünce ve davranışlardan arındırmazsa, Tanrı’yı da insanları da sevemez.
Peki, Hacı Bektaş Veli’nin halk üzerindeki etkisi neydi? Bu etkiyi iki ayrı düzeyde görmek gerekiyor. Tarihi kaynaklarda en geç XV.yüzyıl ortalarından itibaren Bektaşi dervişlerine rasgeldiğimize bakarak, Hacı Bektaş’ın halk üzerindeki etkisinin ilk olarak bir tarikat halinde, demek ki kısıtlı bir takım arasında boy gösterdiğini söyleyebiliriz. Bektaşi tarikatı hakkında geniş bir ilmi edebiyat olmamasına rağmen tarikatın oluşumu konusunda henüz çözülememiş birçok muamma olduğunu belirttikten sonra, burada bizi asıl ilgilendiren öbür düzeye, yani Hacı Bektaş’ın geniş halk kitleleri üzerindeki etkisine dönelim. Işte bu düzeyde evliya inancası devreye giriyor. Islam tarihinde, özellikle hicri V/miladi XI.yüzyılda su yüzüne çıkan evliya nüfuzunda başrolü oynadığında hiç şüphe yoktur. Gittikçe genişleyen bir halk kitlesinin Hacı Bektaş’ı ulu bir veli olarak görüp, kendi Müslümanlıklarını, ona atfettikleri görüşleri doğrultusunda anladıklarının en önemli kanıtı. Bu metindeki anlatıların halk arasındaki dolaşımı hakkında bilgimiz çok sathi olmakla beraber Hacı Bektaş inancasının köy ve kasaba halkları arasında yayıldığını düşünmek mümkündür. Bu konuda bizim görüşümüz, kanıtlarına parmak basamasak bile, Hacı Bektaş Veli’nin özellikle konar-göçer hayatından yerleşik hayata yeni geçen köy ve kasaba halkı arasında sevilip sayıldığı, el üstünde tutulduğu doğrultusundadır. Hacı Bektaş’ın şehirli, okur-yazar tasavvufundan kaynaklı İslam anlayışı, özellikle köy, kasaba ve küçük şehir halkları, sonra da konar-göçerler arasında kabul görüp gelişmiş, palazlanmıştır.
Hacı Bektaş Velî, 13. Yüzyılda birtakım siyasi ve sosyal çalkantıların hüküm sürdüğü Anadolu’da “gelin canlar bir olalım” çağrılarıyla ayrılıkların getireceği olumsuzluklara dikkat çekerek herkesi birlik ve beraberliğe davet etmiş, “ilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır” mesajıyla cehaletin kötülüğüne vurgu yapmış, “eline, diline, beline sahip ol” nasihatlarıyla toplumda huzur, güven ve barış ortamı oluşmasına katkı sağlamıştır.
Hacı Bektaş Velî, Türk tasavvuf edebiyatının önde gelen isimlerinden biri olması hasebiyle onun düşünce dünyasını, tasavvuf anlayışını tespit etmek hem tasavvuf anlayışını öğrenmek hem de bu anlayışa bağlı kavramlar dünyasını belirlemek açısından son derece önemlidir.

Bektâşîlik Tarikatı, Hacı Bektâş Velî’nin Cemiyeti ve Kendisine İntisap Edenler
Bektaşilik, büyük Türk mutasavvıfı Hacı Bektaş-I Veli etrafında teşekkül etmiş ve onun ismine izafeten Bektaşilik ismini almış, mürşid olarak Hz. Muhammed’i, rehber olarak Hz. Ali’yi, pir olarak Hacı Bektaş-ı Veli’yi tanıyan Türk siyasi, kültürel ve sosyal tarihinde derin izler bırakmış, Türk-İslam tasavvuf geleneğindeki 12 tarikatten biridir.
Bektaşilik 13. Yüzyılın ortasından itibaren Anadolu’nun Moğol istilasına uğradığı, halkın kendi kurumlarını kurmaya ve ayakta kalmaya çalıştığı bir düzlemde Ahi örgütüyle ve diğer batıni zümrelerin tabanı üzerine kurulmuştur.
Hacı Bektaş, büyük mutasavvıf Ahmed Yesevî’nin müridi, halifesi ve onun tarafından Anadolu’nun manevi fethi için gönderilmiş olduğu bilinen bir velidir. Hacı Bektaş ayrıca Baba İshak’a bağlılıkları dolayısıyla Babaî (Babalı) adı verilen, dervişlerin de büyük saydıklarındandır. Şeyh Baba İshak’ın ölümünden sonra bir kısım Babalı’lar Hacı Bektaş’ın adına bağlanarak Bektaşî adını aldılar. Bektaşî Velâyetnâmesi’nde efsanevî hayatı anlatılan Hacı Bektaş Veli’nin Makalât adlı ünlü eseri İslâma sımsıkı bağlı olmakla Yesevî tasavvufunun esaslarını da içine almaktadır. Gerçek hayatı meçhul olan bu veli, bir vesikaya göre 1210-1270 yıllarında yaşamıştır.


II. Mahmud devrine kadar, imparatorluğun uzak vey akın ülkelerinde Bektaşi tekkeleri açılmış ve yeniçeriler gibi Fas, Tunus, Cezayir’deki Garb Ocakları da Hacı Bektaş’ı koruyucu pir saymışlardır. Yeniçerilerin Gülbang’ı gerçekte Bektaşî törelerine ve onların terimlerine dayanmaktadır. Nitekim yeniçerilerin bir ağızdan belirli yer ve zamanlarda terennüm ettikleri bu dua (Gülbang) şu sözleri ihtiva etmektedir:


Allah Allah! Illallah!
Baş uryân, sîne püryan, kılıç al kan
Bu meydanda nice başlar kesilir
Olmaz hiç duyan!
Eyvallah! Eyvallah!
Kahrımız, kılıcımız düşmana ziyân
Kulluğumuz pâdişaha âyân!
Üçler, yediler, kırklar!
Gülbang-i Muhammedî, Nur-ı Nebî
Kerem-i Alî..
Pîrimiz sultanımız Hacı Bektaş-ı Velî
Demine devrânına hû diyelim hû…

 

Balım Sultan’dan sonra bazı bektaşi kolları Hacı Bektaş ile bağlarını kopararak aşırı görüşlere saplanan fazlaca “bâtınî” gizli tarikatlar olmaya yüz tuttular. Çok serbest meşrepli ve “geniş mezhepli” göründüler. Bu yüzden, göze batmamak için gizlenmek gereğini duyan bu taifenin dergâhlarını bile ıssız yerlere kurdukları görülüyor. Bu yüzden yalnız hükûmet ve “zâhit kişiler” değil, öbür tarikatler de, Bektaşiliğe iyi gözle bakmaz oldular.
Alevî-Bektaşîlerin ölçüsüz ve bilgisiz bazı kolları Hz. Ali ve çocuklarına Âli âbâ (12 İmam) “Tanrılaştırmaya” varan aşırı tapma ve bağlılık gösterdiler. Bunlar ne yazık ki, bilmeyerek Osmanlı devletinin düşmanı olan Safevî-İran emperyalizmi siyasetine de alet olmuşlardır. Fakat Bektaşîlerin büyük kısmı, daima hür, serbest ve fakat makul ölçüler içinde kalmışlardır. Hz. Ali’ye, oğullarına torunlarına derin sevgi göstermek zaten Sünnî-Câferî-Alevî bütün Müslümanların şiarıdır. 12 İmam’a sonsuz sevgisi olan Alevî Bektaşîler bu konuda zengin bir edebiyat geliştirmişlerdir. Özellikle İslâm tarihinin en acıklı bir sayfası olan Kerbelâ olayı, Bektaşî edebiyatının lirizm kaynağı olagelmiştir. 
Tarikat terimleri, ayin dilleri, sohbet, mukabele ve nefesleri hep Türkçe olduğu için, Bektaşîliğin halkımız üzerinde büyük etkileri görülmektedir. Tekke şairleri gibi birçok saz şairlerimizin ve ordu şairlerinin de zengin ilham kaynağı Bektaşîliktir. Çoğu Bektaşî olmayan başlıca ozanlarımızü Bektaşî terimleri kullanmaktan zevk almışlardır. 
Hacı Bektaş Veli öğretisini “dört kapı kırk makam” üzerine kurmuştur. Bu ilkeler Yesevi gelenekten doğmuş büyün tarikatlarda da aynıdır. Her kapı bir diğerine geçiş için bir köprü niteliğindedir. Biri diğerine tercih edilemez. Bu yönüyle Hacı Bektaş-ı Veli yüzyıllar boyu bütün inanç renklerinin kabul, saygı ve seygisini kazanmıştır. “Allahın yeryüzündeki halifesi” (Bakara Suresi 30.) olan insane merkezi bir önem verir. Bu öğreti 13. Yüzyıl Türkmen Anadolusunda Türkmen aydınlanması diyebileceğimiz Yunus Emre, Aşık Paşa, Ahi Evran gibi önemli şahsiyetler tarafından zenginleştirilen bir kültürel iklimin kurulmasında büyük bir öneme sahiptir.
Hacı Bektaş-ı Veli’nin ölümünden sonra tarikat Hacı Bektaş halifeliğinin temsili konusunda düştükleri anlaşmazlık sonucu Dedebabalar ve Çelebiler olmak üzere iki ana kola ayrılmışlardır. 
Dedebabalar; Hacı Bektaş-ı Veli’nin evlenmediğini, Kadıncık Ana’nın onun manevi evladı olduğunu ve geleneğin Hızır Bali, Resul Bali, Mürsel Bali ve onun oğlu Balım Sultan çizgisinde devam ettiği ve Balım Sultan’ın mücerred olup evlenmediği için bu kol burada kesilip kardeşi Kalender yolu ile devam etmiştir. 
Çelebiler kolu ise; Hacı Bektaş-ı Veli’nin evli olduğunu ve ölümünden sonra yerine oğlu Seyid Ali Sultan’ın posta oturduğu ve silsilenen bu çizgide geliştiği görüşündedir. 
Türk halk kültürü ve sosyal hayatı içinde Bektaşilik anlayışının önemli bir yeri vardır. Ritüellerinde eski Türk inançlarından izler taşıyan bu anlayış zamanla gelişerek ve yaygınlaşarak Türk toplumunda önemli derecede kabul gören tasavvufi bir akım haline gelmiş zengin Türk sosyal hayatı ve tasavvufi inanç mozaiği içerisinde Osmanlı zamanında popüler bir Türk tarikatı olmuştur.
Bektaşiliğin diğer tarikatlara göre daha fazla yayılması ve zamanımıza kadar bu anlayışın taşınmasında en önemli etkenlerden birisi de güçlü ve zengin bir edebiyata sahip olmasıdır. Bektaşi şairleri, şiirleriyle bu anlayışı estetikleştirerek sonraki nesillere başarıyla aktarmışlardır. Sözlü gelenek içinde kabul gören bu şiirler dilden dile ve gönülden gönüle aktarılarak zamanımıza kadar gelmiştir.
Hacı Bektaş Veli, Türk sûfiliğinin en önemli kişilerinden biridir. 11. Yüzyılda Ahmed Yesevî’nin öğretileri ile başlayarak gelişen ve Anadolu’ya taşınan tasavvûfî düşünce Hacı Bektaş Veli ile belirli bir temele oturtulmuş, yüzyıllarca Türk sosyal hayatının içinde varlığını korumuştur.
Anadolu’da başlangıcı itibariyle Türklere ait karakteristik özellikleri, hoşgörüye dayanan temel felsefesiyle Bektâşîlik, kitleler arasında kısa zamanda yayılmıştır. Etrafına kısa zamanda bunca insan toplayan Hacı Bektaş Velî bu insanlara, onların daha önce içlerinde yaşatmakta oldukları değer yargılarına uygun çağrılarda bulunmuş olsa gerektir. Bu değer yargıları ise Türkistan’dan gelip Anadolu’da yurt tutmaya çalışan bu çeşit topluluklarda herhalde ortak olarak yaşamakta idi. Nitekim Bektâşîlik kurulmadan önce Anadolu’da var olan “Abdâllar, Kalenderîler, Haydârîler, Câmîler, Edhemîler, Şemsîler” gerek inanış gerek gelenek gerekse dış şekilleri bakımından Bektâşîlere o kadar yakın idiler ki bunların yeni koşulların etkisiyle Bektâşîlikle kaynaşmakta gecikmemiş oldukları anlaşılmaktadır. Yine bu zümrelerin inanç ve törenleri olduğu anlaşılan geniş örgütlü ahîliğin, Bektâşîliğin oluşumuna büyük katkılarda bulunduğu anlaşılmaktadır. 
Osmanlı zamanında fetihlerdeki katkılarından ve halk içinde genel kabul görüşünden dolayı Bektâşîler, kendilerine devlet idâresinin de sempati ile bakmasını sağlamıştır. Yönetimin de desteğini almasıyla kolayca kurumsallaşan Bektâşîlik Türk toplumunda belirgin bir hale gelmiştir. Bektâşîlik Osmanoğulları idâresinde askerî bir ocak haline gelmişti. Bu ocak Rûm, Sırp, Hırvat hepsini bir kazan etrafında toplamıştı. Hacı Bektaş oğlu Şeyh Elvan Bey’in kariyyelerine kimsenin dokunduğu yoktu. Halife Ali’ye perestiş eden Bektâşîler, Türklüğü benimseyerek dergâh ve ocak zihniyetiyle yaşıyor ve Türk harsını seviyorlardı. 
Bütün bunlardan dolayı Bektâşîler Osmanlı milletler coğrafyası içinde Türklüğün temsilcisi olmuş Bektâşî tarîkâti de bir Türk tarîkâti olarak öne çıkmıştır.
Özellikle şehirlerde örgütlenen ve ciddi taraftar bulan Bektâşîler, 19. Yüzyıl başlarında İstanbul’da oldukça yaygındır ve etkili bir sayıya ulaşmışlardır. 
Hacı Bektaş Velî Anadolu’da ve Rûmeli’de birçok kişinin gönlüne girmiş, düşünceleri ve felsefesiyle sunduğu tarîkât anlayışı ile Türk sosyal yapısında silinmez bir iz bırakmıştır.
Osmanlı toplumunda tarîkâtlar, mensuplarının sosyal hayatını düzenleyerek onlara kendilerine has bir bakış kazandırıyordu. Bektâşîlik de toplumla iç içe olan halkla kaynaşan bir tarîkâttı. Bektâşîliğin halk arasında popüler olmasını sağlayan iki önemli faktör vardı. Bunlar, Bektâşînin sazı eşliğindeki Bektâşî şiiri ile sosyal hayatta hoşgörüyü temsil eden Bektâşî fıkralarıdır.
Bektâşî şiiri tercih ettiği sade diliyle halkın duygularına tercüman olmuştur. Saz eşliğinde söylenen türkülerle doğrudan halka seslenilmiştir. Halk arasında büyük kabul gören türküler zamanla yaygınlaşmıştır. Bektâşîliğin ilkeleri sade ve anlaşılır bir biçimde yine saz şairlerinin şiirleriyle halka aktarılmıştır. Bektâşî pîrleri de halkın içinden yetişmiş, basit bir hayata sahip sade insanlardı. 

Bektâşîliğin ilâhîyatı vahdet ve cömertlikten kendi varlığından soyutlanmaya kadar gider… Nihayet Bektâşî teorisinde zorlama ve şiddetten sakınma ve bütün insanlara acıma ve şefkât telkin edilir. Iyi bir Bektâşî, hareketinde müslim ve gayrimüslime karşı bir fark gözetmez.
Türk sosyal hayatı içinde Bektâşîler kendine özgü bir kişilik ve kimlik sergilemiştir. Türk toplumunda “Bektâşî” adı altında original bir tip oluşmuştur. Bu tipin başlıca özellikleri şunlardır: Bektâşî denince başında on iki dilimli tâcı, gözleri ışıldayan, bıyıkları sakalına karışmış, güleç yüzlü, zeki bakışlıü boynunda teslim taşı, belinde zünnârı, üstünde kaftanı ve yola çıkacakmış gibi boynuna sofrasını asmış, koluna keşkülünü, omzuna nefrini takmış, eline teberini almış bir insan canlanır… Bektâşî cemiyet hayatında cereyan eden olayları tenkit ederken insanlara doğruyu, iyiyi, güzeli öğretmeyi ve düşündürmeyi gaye edinmiştir. Bektâşî Tanrı’ya ve onun yasalarına samimiyetle inanan bir kişidir. Bektâşî zeki, bilgili, hazır cevap, nüktedan ve sağduyu sahibi bir insandır. Halkın sesi, gücü, sağduyusu, aklı ve zekâsıdır.
Bektâşî anlayışının en yaygın şekilde işlendiği edebi ürün şiirdir. Bektâşî tekkelerinde okunan nefeslerle ilâhî bir boyut kazanan bu şiirler günümüze kadar soluğunu devam ettirerek gelmiştir. Bu anlayışa mensup şairlerimiz Anadolu’nun çeşitli yörelerinde ellerinde sazlarıyla bu düşüncenin zengin örneklerini dile getirmişlerdir. Bektâşî inancının da ana kaynağı durumunda olan bu şiirler aynı zamanda Türk Halk şiirinin en önemli ve zengin bölümünü oluşturmaktadır.
Tekke edebiyatının en dikkate şayan kısmı olan Bektâşî edebiyatı diğer tarîkât edebiyatlarından sonra Âşık edebiyatını vücuda getirmiştir. Bugünkü Âşık edebiyatında Bektâşî fikir ve temayülleri ağır basmaktadır. Âşıkların bir kısmının Halvetî, Kâdirî, Mevlevî olmalarına rağmen hepsinde Bektâşî ruh ve edası hakimdir. Âşıkların büyük bir kısmının Bektâşî olan yeniçeriler arasında yetişmeleri de bu hususta çok manidârdır.
Bektâşî edebiyatı içinden yetişen şairlerimiz yazdıkları şiirleriyle Türk halkının coşkusunu ve heyecanını başarılı bir şekilde dile getirerek Bektâşî inancını şiire dökmüşlerdir. Halkın duygularına en yalın bir şekilde tercüman olan Bektâşî şairleri toplumun yaşadığı sosyal hadiseleri de şiirlerinde işleyerek yazdıkları taşlama tarzı şiirlerle tepkilerini nükteli bir şekilde dile getirmişlerdir.
Bektâşî şiiri, Türk toplumunun haksızlıklara karşı başkaldırısının şiiri olarak da kendini göstermiştir. Uzun Türk tarihi içerisinde zaman zaman halka adaletli davranmayan başarısız yöneticileri eleştiren Bektâşî şairleri mazlum Türk halkının sesi olmuştur.
Halkın sevincini dile getiren Bektâşî şiiri aynı zamanda halkın acılarını da şiirleştirerek Türk’ün ağıtını yakmıştır. Bektâşîler kendilerine özgü hoşgörü anlayışını da şiirlerinde işlemişler, insanın özüne dikkat çekerek görüşlerini şiirlerde ifade etmişlerdir.
Bektâşî şiirinin milli vezin ve milli şekiller altında yazılan asıl kıymetli orijinal parçaları nefes adıyla tanınmıştır ki tekkelerde belli bestelerle okunmaya mahsustur; başka tarîkâtlardaki ilâhîler, nutuklar ve Yesevî’lerdeki hikmetler gibi. Ayrıca bundan başka da Hz. Ali’ye ve sâir âl-i Resûle ait medhiyeler, mersiyeler, destanlar ve devriyeler vardır ki, hep hece vezni ile yazılırlar.
15. Asırdan itibaren kuvvetli şahsiyetlerini yetiştiren Bektâşîlik; Ahîlik, Abdâllık, Hurûfîlik, Kızılbaşlık, Kalenderîlik ve Haydârîlikten unsurlar alıp bir halita-fikir meydana getirdi. Bu fikir halitasını terennüm eden şairler aşk ve muhabbete dair duygu ve düşünceleri sade, halkın anlayabileceği bir dille ve umumiyetle hece vezni ile terennüm ettiler.
Yüzyıllara göre bu edebiyatın gelişimi şu şekildedir;
XVI. yüzyılda Kalender Abdâl, Azbî, Muhyiddin Abdâl, Yemînî, Şâhî, Pîr Sultan, Kul Himmet, Virânî gibi şairler yüzyıldaki Bektâşî edebiyatının güçlü temsilcilerindendir. Genel olarak XVI. Yüzyıl, Bektâşî şiirinin altın çağıdır. Birçok büyük ozanını bu yüzyılda çıkarmıştır.
XVII. yüzyıl Bektâşî edebiyatında birçok şair Dîvân edebiyatının dilinden esinlenerek bu tarz şiirler yazmıştır. Ezgiden uzaklaşan Bektâşî şiiri bu dönemde eski işlevini kaybetmiştir.
XVIII. yüzyıl Bektâşî şiirinin ana temasını tekrar oluşturmaktadır.
XIX. yüzyılda sosyal hayattaki değişikliğin bu edebiyata da tesiri olmuştur. Bu dönem Bektâşî şiirinin yenilenme dönemidir. Özellikle tekkelerde bulunan Bektâşî şairleri, Dîvân şiiri geleneğini benimsemiştir. Bu yüzyılda anılan başlıca Bektâşî şairleri şunlardır: Dertli, Azbî Baba, Zahmî, Seyrâni, Bosnavî, Tûrâbî.
İnanç İlkeleri
Bektaşilik Hacı Bektaş Veli’nin dört kapı ilkesi üzerine kurulmuştur. Bunlar şeriat, tarikat, hakikat ve marifet yapılarıdır.
Şeriat: İslamın bütün zahir emir ve muamelatını harfiyen uymak emir ve yasaklara riayet etmeyi gerektirir.
Tarikat: İlk ve en önemli adım ikrar verip pirden el almaktır. Bu süre içerisinde gösterilen mertebelere ulaşmak için pirin gösterdiği birtakım ödevler ve uygulamalar, eğitim vardır.
Hakikat: Bu kapıya ulaşan kişi hakikat alemine dalar, hakkı gerçek mahiyeti ile kavrar. Zahiri perde onun için kalkar. Bu aşamada benlikten ve bencillikten uzaklaşmış birliği gerçekleştirmiş olur.
Marifet: Marifet kapısına ulaşan kişi ilim evrenine ayak basmıştır. Sırra vakıftır. Bu kapı üç aşamadan oluşur. (Ayne’l-yakin, İlme’l-yakin, Hakke’l-yakin)
Bu sistematiğin dışında tevella ve teberra (ehl-I beytin dostuna dost, düşmanına düşman olma), Ehl-i Beyt sevgisi, 12 İmam, 14 masum, 17 kemerbeste saygı. Hz. Ali’nin velayetin başlangıcı olduğunu kabul etmek önemli ilkelerdir.


Törenler
1- Bektaşiliğe Giriş (İkrar Ayini)
2- Görgü Cemi
3- Abdal Musa Kurbanı
4- Muharrem Ayini
5- Koldan Kopan Erkan
6- Dardan İndirme Erkanı
7- Baş Okutma Erkanı
Isimlerini taşır.


Tarikattaki Görevler
1- Baba: Cemi yöneten tarikattaki en yetkili kişidir.
2- Rehber: Görgüsü yapılanlar yardımcı olan kişidir.
3- Gözcü: Törenin düzen ve sükunetini sağlar.
4- Çerağcı: Çerağın yakılması, uyandırılması meydanın aydınlatılması ile görevlidir.
5- Sazandar: Saz çalarlar. Şehir Bektaşiliğinde semah yoktur.
6- Ferraş: Süpürgeci adıyla da anılır. Temizlik işlerini yürütür.
7- Saka: Su dağıtma görevini yerine getirir.
8- Sofracı: Sofrayı kurma kaldırma işlemini yerine getirir.
9- Pervane: Semah yapma görevini yerine getiren kişidir.
10- Peyik: Cem yapılacağı haberini cemaate ulaştıran kişidir.
11- İznikçi: Cemevinin temizliğini sağlayan kişi.
12- Bekçi: Giriş, çıkışları control eden ve güvenliği sağlayan kişidir.
Derece ve Makamlar
Bektaşilikte ilk derece muhibliktir. Ikinci derece dervişliktir. Erkek muhiblerden biri dervişliğe ikrar verir ve tekkeye girer ve bir mühlet hareket eder, liyakati anlaşıldığında dervişlik ayin-i cemi yapılır ve derviş olur.
Üçüncü derece Babalıktır. Ehliyeti görülen derviş görülen lüzum üzerine yahut muhiblerin Dedebabaya müracaatları üzerine halife tarafından durumu incelenerek baba yapılır ve kendisine icazetnâme verilir. Babalar peygamber soyundan iseler taclarının üzerine yeşil, değilse beyaz sarık sararlardı. Görevleri muhib ve derviş yetiştirmektir.
Dördüncü derece mücerredliktir. Hiç evlenmemiş bir derviş veya baba, ikrar vererek mücerredlik payesine erişir. Bunlar evlenmezler ve ömürleri boyunca kendilerini tarikata vakfetmiş sayılırlar.
Beşinci derece halifeliktir. Bektaşilikte en yüksek derecedir. Baba halifelik makamlarından birine başvurarak isteği kabul edilirse kendisine icazet ve halifelik alemetleri verilir. Bunlar çırağ, tuğ, alem ve sofradır.

Bektaşi Musikisi
Türk tarikat geleneği içerisinde Mevlevilikten sonra musikiye en fazla önem veren ve zenginliği olan tarikat Bektaşi tarikatıdır. Kanaatimize göre bu her iki tarikatın da melami gelenekten beslenmesi ile alakalı bir hususiyettir. Bu tarikatta müziğin estetik kaygılardan ziyade kutsal bir boyutu vardır. Bu musiki umumiyetle sözlü kültür vasıtasıyla bugüne kadar aktarılagelmiştir. Divanlar ve cönkleri bunun dışında tutmakta fayda vardır. Bir ibadet (niyaz) bağlamı içerisinde belli ritüel kurallar çerçevesinde icra edilir. Bugün kütüphanelerimizde ve şahıslarda bu musikinin verimleri olan yüzlerce eser vardır. Fakat bunlar maalesef gereken dikkat ve titizlikle incelenerek yazılı-elektronik kültür ortamına aktarılıp araştırmacıların istifadesine sunulamamıştır. Bu nedenle Türk müziğinin zengin armonik yapısı ortaya konulmakta büyük güçlükler çekilmektedir.
Bektaşi müziği, Türk sözlü edebiyatının gür ve berrak bir kolu olan Alevi-Bektaşi üslubu üzerine kurulmuştur. Klasik musikiden daha çok halk musikisine yakındır. Başlıca mahsulleri nefes denilen ilahiler, miraciyeler, düvaz imam, semai, kalenderi, methiye denilen türlerdir. Elimizde sözlü kaynaklardan yazıya geçirilmiş 100’den fazla nefes vardır. Bektaşi raksanı, Bektaşi devri revanı, Türk aksaüı, sofyan, mim sofyan gibi usulleri vardır.
Bektaşi musikisinde kullanılan temel saz bağlamadır. Yörelere göre çok değişik isimler alan bu sazlar çöğür, ruzba, ırızva, Bulgari, cura, tambura ve divan sazı olarak adlandırılırlar. Kent Bektaşiliğinde klasik Türk müziği sazlarına daha fazlar riayet edildiği görülmektedir. Istanbul ve çevresinde icra edilen Bektaşi musikisinde beste ve melodic yapı bakımından Klasik Türk Musikisi görülür. Rumeli ve Anadolu’da okunan nefesler ise saz şairlerinin besteleri niteliğinde Türk Halk Musikisi özellikleri taşıyan, bütünüyle mahalli motiflerle meydana gelmiş eserlerdir.
Sözlü kültür içerisinde üretilip aktarıldıklarından yöreden yöreye farklılıklar görülmektedir. Bir tarikat çevresinde belli bir usulle söylenirken bir başka bağlamda usuller değişebilmektedir. Geleneğin ve öğretinin gelecek kuşaklara aktarılmasında müzik ve söz birlikteliği önemli bir işlev görür.
Hasani yollarda yükselme “Nefs Mertebeleri” ile başlar.
Hüseyni yollarda yükselme ise “Ruh Mertebeleri” ile başlar.
Alevi-Bektaşi edebiyatının kökleri Yunus Emre’ye kadar uzanmaktadır. Fakat kuruluşu 14. Yüzyılda Kaygusuz Abdal’la olmuştur. Zamanla bazı önemli farklar kazanan bu edebiyat öncelikle Alevi-Bektaşi inançlarını yaymaya hizmet eder hale gelmiştir. Tarih boyunca dini baskılar, tepkilerle karşılaşmışlar, yani olumsuz toplumsal ve ekonomik uygulamalara uğramışlardır. Dirlikleri ellerinden alınmış, askeri hizmetlerden uzak tutulmuşlar, toprağa bağlı olmaya zorlanmışlardır. Bu nedenle zaman zaman ayaklanmışlardır. Alevi-Bektaşi şiiri de bir kavga şiiri haline dönüşmeye başlamıştır. Bunun en güzel örneklerini birazdan verilecek olan Pir Sultan Abdal şiirlerinde göreceğiz.


14. Yüzyılda Kaygusuz Abdal’la kurulan Alevi-Bektaşi edebiyatı 15. Yüzyılda “Hatai” mahlasıyla ve daha çok heceyle şiirler söyleyen Şah İsmail-I Safavi’yi meydana çıkarmıştır. “Hatai”, Alevi-Bektaşi edebiyatının en didaktik aşığıdır. 16. Yüzyılda Sivas’ta asılan “Pir Sultan Abdal” ise bu edebiyatın en lirik aşığıdır. Pir Sultan Abdal’ın mensuplarından “Kul Himmet” ve onun çağdaşı “Hüseyin” lirizm açısından Pir Sultan Abdal’a yaklaşan aşıklardandır.
Tarikatlar ve tekkeler çevresinde gelişen tasavvuf halk edebiyatı içinde Alevi-Bektaşi âşıkların eserleri farklı bir nitelik taşır. Alevi-Bektaşi edebiyatı, bu zümrenin inanışlarının yanı sıra, yaşama sevincini, tabiat sevgisini de dile getiren ürünler vermiştir. Böylece tasavvuf düşüncesinin yanında dinsel konuların dışındaki konulara da yönelir.
Tasavvuf ağırlıklı bu gelenek çeşitli tarikatların inanç ve törelerini yansıtırken eski Türk din ve inançlarından da tümüyle sıyrılabilmiş değildi. Tekke edebiyatı halka yöneldiği, inanç öğreticiliğini amaç edindiği için, şiir ve dil-yazı ürünlerinde bazı İslâmî kavramların dışında yalın bir anlatım yolu seçmişti. Şiirlerde daha çok hece kullanılmış, aruzun da heceye uygun düşen kalıpları tercih edilmiştir. Tekke âşıkları tekkelerde gerçekleştirilen dinî törenler aracılığıyla yeni bir edebiyat, tekke müziği, semah adı verilen dinî danslarla sanatın temelini atmıştı.
Alevi-Bektaşi edebiyatı Anadolu’nun öz edebiyatıdır. Alevi-Bektaşi kültürü, felsefesi, törenleri, ürünleri, dili; her şeyi Anadolu’nundur. Anadolu’dan doğmuştur.
Kerbela faciası, Alevi ve Bektaşilere yapılan haksızlıklar şiirlerde işlenir. Aşıkların nefeslerinde aşıklar Allah’la içli dışlıdır. Allah’a sitem şiirleri gerçekte sevgiye dayanan bir inancın ifadesidir.
Alevi-Bektaşi aşıkların hayata, kendi uygulama ve inanç sistemlerine yaklaşımlarında ortak bir özellikleri de nükteli eleştiri güçleridir.
Alevi ve Bektaşiler kendi inanç ve uygulama sistemi için tam bir esrarengizlik tavrı sağlamaktan hoşnut olur. “Bektaşi sırrı” kelimeleri halkın diline girmiş olduğundan ifadesini örtmek yolunda pek zaman harcamaz. Şiirden hoşlananlar için özellikle nefes ve deyişler, dışardan olanlar için sanki hiçbir anlamı olmayan kelimelerden oluşturulmuştur.
Bektaşi şiirinin muhtevası ile ilgili olarak Şükrü Elçin’in tespitleri şu şekildedir:
“Esaslarını büyük ölçüde eski Türk Şamanizmi ile tasavvuftan alan ve Yunus Emre’den sonra 15. Asırdan itibaren kuvvetli şahsiyetlerini yetiştiren Bektâşîlik; Ahîlik, Abdallık, Hurûfîlik, Kızılbaşlık, Kalenderîlik ve Haydârîlikten unsurlar alıp bir halita-fikir meydana getirdi. Bu fikir halitasını terennüm eden şairler aşk ve muhabbete, Allah, Muhammed, Ali üçlüsüne, Âl-i abâ’ya fazlın ulûhiyyetine harflerin sırlarına, Hacı Bektaş Velî’nin Muhammed ve Ali’den ayrı olmadığına, tarîkâtın müşkillerine, âyin ve usullerine, Seyyid Gazi, Kızıl Deli Sultân, Balım Sultân gibi Bektâşî büyüklerinin menkabelerine ve Yezid’in mel’unluğuna dair duygu ve düşünceleri sade, halkın anlayabileceği bir dill eve umumiyetle hece vezni ile terennüm ettiler.”
Birbirlerinden yapı olarak birtakım farklılıkları olsa da, Bektaşilik hakkında yapılan araştırmalarda ve çalışmalarda Alevilik sistemlerini göz ardı etmeden, birlikte ele alınmaı “tarihi sürecin” gerektirdiği bir zorunluluktur.

Alevi-Bektaşi Tarikatında Âdâb ve Erkân
Ahmet Yaşar Ocak, Aleviliği bir mezhep; Bektaşiliği ise bir tarikat olarak nitelendirirken Ethem Ruhi Fığlalı ikisini bir bütün olarak görmekte ve onu “Bektaşîlik formu altında bir İslâm tarikatı, Alevîlik şemsiyesi altında da İslâm’ın bir Türkmen yorumu olarak yaşanış ve algılanış biçimi” şeklinde tanımlamaktadır.
Erkân tarikatın kuralları, yasası durumunda olan ilkeler, törenler bütününe denir. Bu kurallar ve uygulamalar hakkında bilgi veren eserlere “erkânnâme” denir.
Tasavvuf ıstılahında sûfîlerin uydukları ve uyguladıkları kurallara “âdâb-ı sofiyye”, tarikat ehlinin gözettiği ve dikkate aldığı kurallara “âdâb-ı tarîkât” veya “âdâb ve erkân” denir. Tasavvufta zamana, mekana, muhataba, hale ve makama göre birtakım âdab vardır. Tasavvufî toplantılarda bulunanların uyması gereken edeb ve usûle “âdâb-ı sohbet”, “âdâb-ı işret ve sohbet”, şeyhin dikkate alması gereken kâidelere de “âdâb-ı şeyh”, mürîdin tâbi olması lazım gelen kâidelere de “âdâb-ı mürîd” denir.
Tarîkât ulularınca konulan bu erkânın bozulmazlığı ile kurallar hemen hemen bütün tarîkâtlarda aynıdır. “Erenler tarafından konmuş törelerin, terbiyeye dayanan geleneklerin bozulması, kan etmekten (dökmekten) beter görülmüş, kanlıya yer verilmiş de bu töreleri bozanlara, bu geleneklere uymayanlara yer verilmemiştir. “Yol” sözü, “âdâb ve erkân” denen törelerin, geleneklerin tümüne ad olmuştur.
Tasavvufta terk-i edeb, edepsizlik sayılmıştır. Tarîkâtın âdâb ve erkânına uymak teşvik edilmiştir. İbn-i Atâ; “Salihlerin âdâbını uygulayan hürmet, evliyanın âdâbını uygulayan Allah’a yakınlık, sıddıkların âdâbını uygulayan temâşâ, peygamberlerin âdâbını uygulayan üns ve inbisat makamına yaraşır hâle gelir,” demiştir.
Bugün Bektaşilerde geçerli olan erkânnâme Balım Sultân tarafından düzenlenen erkânnâmedir. Burada Balım Sultan önceki uygulamaları kaldırmamış, sadece düzenleyerek tarikatın kurumlaşmasını sağlamıştır. Önceleri sözlü olarak aktarılan uygulamalar yazılı hale getirilmişir.
Erkânnâmenin içeriğinde yer alan şekil ve uygulamaların hiçbiri amaçsız değildir. Bu ritüeller sırasında yapılan her davranışın, kullanılan her sembolün simgelediği bir mânâ vardır. Belirli bir duruş biçimiyle ya da birkaç şeklin bir arada sergilendiği bir davranış kalıbıyla ortaya konulan anlatım gerçekte sayfalarca bilgi içerdiği halde, tek bir şekil ya da davranışa sığdırılmıştır.
Tarîkâtte ilerlemek, kâmil insan olmak için, edeb ve erkânı bilmek ve ona göre davranmak gerekmektedir.

Muhyiddin derviş olmağa
Ölmezden önde ölmeğe
Bir kişi nasip almağa
Edep erkân yolu gerek


Muhyiddin Abdal

Muhabbet ve Önemi
Muhabbet Alevi-Bektaşi mistik inancının paylaşıldığı ve farklı gerçeklik düzeylerinin bizzat deneyimlendiği ortamdır. Bu ortam bir sofra etrafında (deneyimlenir) ve Alevi-Bektaşicilerce kutsal sayılan nefesler icra edilir. Muhabbetler aynı zamanda özel birlikteliklerdir. Oluşması çoğu zaman kendiliğindendir (spontandır). Muhabbete katılanlar bir plansızlığın içinde birbirlerinden haberdar olarak ortamı oluştururlar. Ortam bir veya birkaç mistiğin öndeliğinde kurulur. Muhabbet içindeki katılımcılar, muhabbetin aktif ve pasif üyesi olmak konusunda samimi bir eğilim taşırlar. Muhabbette tartışma, birbirini tartma olmaz, daha çok karşılıklı “bir olma” ve birbirinde kendini hissetme önemlidir. Bu anlamıyla muhabbet, özel bir iletişim biçimine karşılık gelir.
Değinilebilecek ikinci bir muhabbet türü, olgunlaştırma muhabbetleridir. Adından da anlaşılacağı üzere bu muhabbetler, yol hakkında daha derinden bilgilenmek isteyen kişilere yöneliktir. Bu aşamada da bilgi önemlidir. Bu ikinci tür muhabbetin birincisinden farkı, buradaki bilginin kişinin hayatta edindiği diğer bilgilerden daha önemli hale gelmesidir. Bu aşamada bilginin katlı anlamı fark edilir, herkesin bilgiyi farklı düzeylerde algılayabileceği gösterilir. Bu durum kişide esnek bir zihniyetin oluşmasına imkan verir. Böylece herkesin, gerçekliği kendi anlayabildiği kadarıyla deneyimleyebileceği anlaşılır.
Üçüncü düzey, muhabbet hakkında gerekli temel bilgilerin artık oluşmuş olduğu ve kişiye; bilginin, bilgi mekanizmasının kaynağı ile temas kurularak akabileceğinin fark ettirildiği düzeyidir. Bunlar “tezahüre tanık olmaya yoğunlaşma” bilgisinin aktarıldığı muhabbetlerdir. Alevi-Bektaşi mistiklerinin diliyle söyleyecek olursak, bu aşamada kişi henüz gerçek olmamıştır, fakat kimin gerçekliğe temas ettiğini veya kimin gerçek olduğunu fark etmeye başlamıştır. Bu aşamada kişi yoğun duyguları kişisel olarak deneyimler. Bu, neredeyse tamamen mistik deneyimlerle olgunlaşma aşamasıdır.
Dördüncü düzey olarak adlandırabileceğimiz “tezahür etme muhabbetleri” ise yolun ifadesi ile “gerçeklerin” kendi aralarındaki muhabbettir. Bu muhabbet, anlayamayan katılımcılar için sembolik niteliktedir ve ağlama, melankoli, vecd, dalma, sebepsiz konuşma gibi bazı “taşkınlıkların” yaşandığı bir ortam biçiminde algılanabilir. Fakat bu ortam gerçekte farklı düzeylerin birlikte deneyimlenmesine karşılık gelir. Kendisi bir derviş olan Işık Ruhan’ın deyimiyle bunlar insanın “çıplak” olduğu anlardır.
MuhabbetlerAlevi-Bektaşi mistisizminin anlaşılmasında zorunlu olarak katılınması gereken ortamlardır.
Müridler ve Diğer Destekçiler Tarafından Yazılmış Eserlerde Alevilik-Bektaşilik Bahsi ve İncelemesi
1- Kutadgu Bilig: İslâmî Türk edebiyatının ilk eseri olan Kutadgu Bilig, bir tevhid ile başlamakta ve bir naat ile devam etmektedir. Daha sonra dört halifenin anıldığı ve övüldüğü bir bölüm bulunmaktadır. Şairin Hz. Alî’yi yüceltme endişesi taşıdığı görülmektedir; fakar bu endişe diğer halifeler için de söz konusudur. Ancak, eserde “Alevîler Birle Katılmaknı Ayur” başlıklı bir bölüm vardır ki, -muhtemelen Alevî kelimesinin geçtiği ilk yerdir- şairin, dolayısıyla Türk halkının “Alevî” kelimesine yüklediği anlamı ve onlar hakkındaki kanaatini aksettirmesi bakımından oldukça önemlidir.


ALEVİLER BİRLE KATILMAKNI AYUR


Er atta öngin beg kişisinde taş
Katılgu kişiler bu ol ey kadaş
Olarda biri savçı urgı turur
Bularnı agır tutsa kut kıv bolur
Bularnı katıg sev köngülde berü
Nengin edgülük kıl baka tur körü
Bular ehl-i beyt ol habibka kadaş
Habib savçı hakkı üçün sev adaş
Için irtemegil ya kılkın tözün
Meger tilde tengsiz yorıtsa sözin

Bu metnin günümüz Türkçesiyle karşılığı şu şekildedir;
Hizmetkârlardan başka ve beyin adamları dışında, münasebette bulunacak kimseler şunlardır.
Bunlardan biri Peygamber neslidir; bunlara hürmet edersen, devlet ve saadete kavuşursun.
Bunları pek çok ve gönlünden sev; onlara iyi bak ve yardımda bulun.
Bunlar, ehl-i beyttir, Peygamberin uruğudur; ey kardeş, sen de onları sevgili Peygamber hakkı için sev.
Ağızlarından yakışıksız bir söz çıkmadıkça, onların içini-dışını ve aslını-esasını araştırma.
“Alevî” kelimesinin, burada “Hz. Alî’nin neslinden gelenler” anlamında kullanıldığı gayet açıktır. Zaten dördüncü beyitte, aynı anlamda “ehl-i beyt” ifadesine yer verilmiştir. Buraya dayanarak, “Alevî” kelimesinin on birinci yüzyılda henüz bir topluluk adı olarak kullanılmadığını söyleyebiliriz. Yazarın Hz. Alî’yle birlikte, onun soyundan gelenlere karşı da sevgi ve saygı hisleriyle dolu olduğu anlaşılmaktadır. Bu sevgi ve saygı, sadece yazarın duyguları olarak anlaşılmamalıdır. İçinde yaşadığı ve bir üyesi olduğu toplumun ortak hislerinin bir ifadesi olarak kabul edilmelidir. Bu da, muhtemelen Türk halkının İslâm dinini tanımaya ve kabul etmeye başladığı atmosferin bir sonucudur.
2- Divan-ı Hikmet: Bu eser de, Kutadgu Bilig gibi Türk edebiyatının ortak döneminin önemli ürünlerinden biridir. Eserdeki “hikmet”lerin sahibi olarak kabul edilen Ahmed Yesevî, ilk Müslüman Türk mutasavvıfı; adını ondan alan Yesevîlik de ilk Müslüman Türk tarikatıdır. Ahmed Yesevî, daha sonra kurulan bütün tarikatları ve yetişen velileri derinden etkilemiştir. Yesevîlik, Orta Asya’daki Nakşibendîlik gibi, Anadolu’daki Bektaşîliğin de kaynağıdır. Bazı Bektaşî şairler, Ahmed Yesevî’den “pîr” olarak söz ederler. Bunun sebebi de, Hacı Bektaş Velî’nin, doğrudan doğruya veya Lokman-ı Parende vasıtasıyla Ahmed Yesevî’nin halifelerinden biri olmasıdır.
Divan-ı Hikmet’te de Hz. Alî ve ehl-i beyti yüceltici ifadeler bulunmaktadır. Ahmed Yesevî de, Kutadgu Bilig yazarı gibi ilk üç halifeye yer vermiş, onları da övmüş ve yüceltmiştir. Hz. Alî yanında çocukları Hasan ile Hüseyin’e de yer verilmiştir. Ahmed Yesevî’ye göre, Hz. Alî’nin babası bütün Arapların büyüğüdür; kendisi de Allah’ın arslanıdır. Her zaman İslâm’a kuvvet vermekte, kâfirleri imana davet etmekte ve kılıcıyla kâfirleri kırmaktadır. Elindeki kılıcı Zülfikâr, savai esnasında uzayıp kırk arşın olmakta; bu kılıcı eline alıp Düldül’e bindiği zaman da, kâfir kavmi velveleye düşmektedir. O, İslâm için kanlar yutmakta ve İslâm’ın tuğunu sıkıca tutmaktadır:
Ebû Tâlib Alî’ni atasıdur
Kamuğ arabîlerni kettesidür
Ki şemşîr birle kâfirni kıradur
Kâfirlerni kılur îmânğa da’vet
Beredür her zaman islâmğa kuvvet
Ki şemşîr kolğa alıp minse düldül
Tüşedür kavm-I kâfirlerge ğulğul
Kolıdağı yerağı zülfikârı
Çapuşkanda uzalur kırk karı
Alî İslâm üçün kanlar yutadur
Ki İslâm tuğını mehkem tutadur

Yukarıdaki beyitlerin günümüz Türkçesiyle karşılıkları şu şekildedir:
Ebû Tâlib Alî’nin babasıdır
Bütün Arabların büyüğüdür
Tarif eylesem, Ali Allah’ın arslanıdır
Ki kılıç ile kâfiri kırmaktadır
Kâfirleri eyler imâna davet
Vermektedir her zaman İslâm’a kuvvet
Ki kılıç ele alıp binse Düldül’e
Düşmektedir kâfirler kavmine velvele
Elindeki silahı Zülfikâr’ı
Savaşanda uzar kırk arşın
Ali İslâm için kanlar yutmaktadır
İslâm’ın tuğunu sıkı tutmaktadır

3- Yunus Emre: Hacı Bektaş Veli ile görüştüğüne ve onun tarafından Tapduk Baba’ya gönderildiğine dair rivayetlere dayanılarak, Yunus Emre Bektaşî şairler arasında –hatta ilki- gösterilen Yunus’un Bektaşî olup olmaması, pek de önemli değildir. Çünkü o, kendinden sonra gelen hemen hemen bütün tekke şairlerini, dolayısıyla Bektaşî şairleri de derinden etkilemiş ve onlara her bakımdan kaynaklık etmiştir.
Yunus Emre dört halifeye de gönülden bağlıdır. Onlara olan yakınlığı da aynıdır; birine yakın birine uzak değildir. Onları bir arada zikrettiği beyitleri yanında tek tek andığı mısraları da vardır. Onların ödrdü de Hz. Muhammed’in yârenleridir; fakat büyükleri Hz. Ebubekir’dir. Yunus’un bu ifadesi, bize ilk üç halifeye karşı bir soğukluğun henüz oluşmadığını göstermektedir. Bu da, Bektaşî edebiyatı tarihi için oldukça önemli bir noktadır:
Ömer ü Osman Ali Mustafa yârenleri
Bu dördünün ulusu Ebu Bekr-i Sıddık’tır
Yunus Emre şiirlerinde Hz. Alî’yle birlikte atı Düldül’e ve kılıcı Zülfikâr’a da yer verir. Alî, Tanrı’nın arslanıdır. Allah’ın mahlûkata olan şefkatinden Hz. Muhammed, müminlere olan fazlından da Hz. Alî yaratılmıştır:
Biner idi Düldül’e belinde Zülfekârı
Erenler açtı dini Tanrı Arslanı kanı
Muhammed’i yarattı mü’minlere fazlından
Yunus’ta “On İki İmam” saygısı da vardır. Şeyhini methettiği bir şiirinde, onun “on iki imamın sır yoldaşı” olduğunu ifade etmektedir On iki imama olan muhabbet ve bağlılık da, Bektaşî edebiyatının hakim temalarından biri olmuştur. On iki imamın methini konu edinen müstakil şiirler yazılmış ve bunlara da “duvaz-deh” adı verilmiştir:


Benim şeyhim gayet ulu kişidir
Üçler kırklar yediler eşidir
On iki İmam’ın sır yoldaşıdır
Dönmezem şeyhimden ya ne döneyim


4- Kaygusuz Abdal: Daha önce de ifade edildiği gibi Kaygusuz Abdal, pek çok araştırmacı tarafından Bektaşî edebiyatının kurucusu olarak kabul edilir. Bektaşî tarikatının dört halife makamından biri olan Mısır’daki tekkenin de kurucusudur. Kısaca o, Bektaşî tarikatının da, edebiyatının da ilk ve büyük şahsiyetlerinden biridir.
Kaygusuz Abdal’ın şeyhi Abdal Musa’ya olan bağlılığını dle getiren şiiri, diğer tarikatlar gibi Bektaşîlerde de önemli bir yer tutan “şeyhe bağlılık” temasının işlendiği ilk örneklerden biridir.
Bir muradım vardır Ganî keremden
Münkir bilmez evliyânun sırrundan
Kul Kaygusuz ayrı düşmüş pîrinden
Aglar gelür sultan Abdâl Musâ’ya.

Kaygusuz’un işlediği bir diğer tema, Hz. Alî sevgisidir. Kitâb-ı Miğlâte’de, Hz. Muhammed ve Hz. Alî birlikte yüceltilmektedirler. Hz. Alî’yi kılıcı Zülfikâr’la birlikte anan şair, onun Yezid kastına kılıç salladığını söyler. Burada, Hz. Alî’ye bağlılık ve Yezid’e düşmanlık hissi bir aradadır. Hz. Alî’yi yüceltme endişesi, bir şathiyesinde de söz konusudur. Hz. Alî, Tanrı ile aynı mektepte okuyan ve onu kat kat geçen biri olarak vasıflandırılmaktadır. Burada da, Alî’yi yüceltme ve Tanrı’ya onunla senli benli konuşacak kadar yakın olma arzusu iç içedir:
Kılıç sallar Yezidlerin kastına
Ali Zülfikârın almış destine
Ali ile bir olmuşsun, Bir mektepte okumuşsun
Ali olmuş hafız kelam, sen okursun hece Tanrı

Hacı Bektaş Veli ve Hoşgörüsü Üzerine Şiirlerden Örnekler
İçinde pîr ya da Hacı Bektaş Veli geçen şiirlerden kısa örnekler.
1- Aşık Kul Semai Baba
“Er kişi demekle er kişi olmaz
Gerçek er kişide bir nişan olur
Veli çoktur her veli de pir olmaz
Pir olan veliler dervişan olur.”

2- Pir için söylenen şiirlerden belki en çok bilineni nefes olarak, ninni olarak söylenen, bazı yerlerde mevlitlerde de okunan, Nesimi’nin “Güldür Gül” başlıklı nefesidir:


“Bugün ben pirime vardım
Pirin cemali güldür gül
Oturmuş taht makamına
Taht-ı revanı güldür gül

Gülden terazi tutarlar
Gülü gül ile tartarlar
Gül alırlar, gül satarlar
Çarşı pazarı güldür gül.”


3- Pir Sultan Abdal:
“Güvercin donunda oturur
Taşlar şehadet getirir
Cümle çiğleri pişirir”
Pirim Hacı Bektaş Veli 24
4- Hacı Bektaş Veli için söylenen şiirlerden en gizemlisi, bir başka ulu kişiye; Mevlana Celaleddin Rumi’ye aittir:
“Kimdir o kim cemalinde velayet nuru ruşendir
Cenab-I Hacı Bektaş’tır dü-cihana sultan odur”

5- Gerek Cumhuriyet dönemi halk şiirinin gerek Alevi-Bektaşi halk şiirinin en önemli ismi olan Aşık Veysel Şatıroğlu’nun şiiri de Hacı Bektaş’a bir arzıhal niteliğindedir:


“Medet mürvet deyip kapına geldim
Isteğim dileğim ver Hacı Bektaş
İndim eşiğine yüzümü sürdüm
Kusurum günahım var Hacı Bektaş

Sana yalvarıyor Veysel biçare
Yine senden olur her derde çare
Bir arzuhal sundum gahi Hünkare
Keremin ihsanın bol Hacı Bektaş”

6- Türk şiirindeki en ünlü Hacı Bektaş Veli şiiri büyük şairimiz İlhan Berk’e aittir:


“Bir resimde bağdaş kurmuş oturuyor Hacı Bektaş Veli
Evi gibi yeryüzü
Bir bulut düşürmüş başını duruyor. Onunla gidip gelen
Uzakta belli belirsiz
Beyaz, uzun kavuğu. Demek ki güneş var
Hayvanları mı severdi Hacı Bektaş Veli? Bilmiyoruz.
Ama açıktı hep evinin kapısı.
Çizgili mintanı. Yalın. Düz. Ta bileklerine değin uzuyor
Uzayıp orada kalıyor
Yüzü. Uzun yüzü. Sakallı, virdi okur gibi de önüne bakıyor
Delik değil kulağı ve halkasız
Yanında yeryüzü: Ağaçlar, sular, gök. Her sabah okuduğu
” 25


7- Modern Türk şiirinin önde gelen isimlerinden, öte yandan Türk şiirine özgün kurumsal çalışmalarıyla da en çok katkıyı yapmış olan şairlerin başında gelen Özdemir İnce de “Beklerken” adlı şiirinde Hacı Bektaş Veli’yi anar:


“Bunca yıl yaşadım yazın gizli sesiyle
Ama ne güvercin olabildim Hacı Bektaş gibi
Ne de ağzı incili balıklar gördüm denizde.
Bunca yıl yaşadım, nedense
Bir keramet öğremedim samyelinden
Ama birkaç yerde gördüm güzel adımı
Yaşayanların hesap defterinde”

Sonuç
Yaptığım araştırma ve düzenleme sonucunda, Hacı Bektaş Veli’nin düşünce yapısı ve sistemini, fikirleri ve fikirlerini intikal ettirdiği kişilerin sistemlerini, diğer ozanların Hacı Bektaş Veli hakkında neler düşündüklerini, kendisi için hangi şiirleri ve eserleri yazdıklarını, bu eserlerin toplum tarafından nasıl karşılandığını, Bektâşîlik tarîkâtının düşünce ve yapı esaslarını, âdâb ve erkânını, toplumun Bektâşîlere bakış açısını, gidilen yol ve takip edilen hisler hakkında detaylı fikir sahibi olma ve konuya meraklı kimselerin fikir sahibi olmaları şansını elde etmiş oldum.

KAYNAKÇA
-Ana Britannica, C.3, s.535
-ARAT R. Rahmeti, Kutadgu Bilig II Çeviri, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 3. Baskı, Ankara 1985, s.313.
-ARAT R. Rahmeti, Kutadgu Bilig I Metin, Türk Dil Kurumu Yayınları, 2. Baskı, Ankara 1979, s.436.
-ARTUN Erman, Anadolu’daki Alevi-Bektaşi Edebiyatının Oluşumunda Yunus Emre’nin Etkisi, s.3
-ATALAY Besim, Bektaşilik ve Edebiyatı, İstanbul 1991.
-BİRGE John Kingsley, Bektaşilik Tarihi, Ant Yayınları, İstanbul 1991.
-CÖMERT Özlem Bayrak, “Hacı Bektaş Veli’ye Ait Eserlerden Hareketle Alevilik ve Bektaşilik Kavramlarının Algılanma Esasları”, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırmaları Dergisi, S:60 (2011), s.334.

  • Çukurova Üniversitesi Türkoloji Araştırmaları Merkezi, Çukurova Üniversitesi, http://turkoloji.cu.edu.tr, (ET:16.01.2017).
    -Divan-ı Hikmet (Haz: Hayati Bice), Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1993, s.55-56.

-ELÇİN Şükrü, Halk Edebiyatına Giriş, Ankara 1986, s.9
-ERGÜLEN Haydar, “Alevi-Bektaşi şiirinde Hacı Bektaş Veli ve Hoşgörüsü”, Uluslararası Hacı Bektaş Veli Sempozyumu Bildirileri Hacı Bektaş Veli-Güneşte Zerresinden Deryada Katresinden, Dipnot Yayınları, Ankara 2010, s.453-459.
-EYÜBOĞLU İsmet Zeki vd. “Yunus Emre, Nasreddin Hoca, Hacı Bektaş Veli Düşüncesinde Hoşgörü”, Bilimsel ve Kültürel Araştırmalar Vakfı Yayınları, Ocak 1995.
-FIĞLALI E. Ruhi, Alevilik Bektaşilik Üzerine, Türk Yurdu Alevilik-Bektaşilik Özel Sayısı, c.14, S.88, s.7.
-GÖLPINARLI Abdülbaki, Mevlevi Âdâb ve Erkânı, İstanbul 1995, s.4.
-GÖLPINARLI Abdülbaki, Alevi-Bektaşi Nefesleri, İstanbul 1992.
-GÜNAY Umay, Aşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi, Ankara 1986, s.12.
-GÜREL Ziya, Hak Aşıklarından Deyişler, Ankara 1980, s.11.
-HASLAK F. R., Bektaşilik Tetkikleri, (Çev. Ragıp Hulusi, Sdl. Kamil Akarsu), Ankara 2000, s.44-45.
-IŞIK Caner, “Alevilik, Bektaşilik Araştırmalarında Yeni Metodolojik Olanaklar”, Uluslararası Hacı Bektaş Veli Sempozyumu Bildirileri Hacı Bektaş Veli-Güneşte Zerresinden Deryada Katresinden, Dipnot Yayınları, Ankara 2010, s.217-218. 27
-İNALCIK Halil, The Ottoman Empire, The Classical Age, London 1973, s.199.
-KABAKLI Ahmet, “Bektaşilik”, Türk Edebiyatı II, (2007), s.271-273.
-KARAMUSTAFA Ahmet T., “Hacı Bektaş-ı Veli ve Anadolu’da Müslümanlık”, Uluslararası Hacı Bektaş Veli Sempozyumu Bildirileri Hacı Bektaş Veli-Güneşte Zerresinden Deryada Katresinden, Dipnot Yayınları, Ankara 2010, s.46-47.
-KOCA Turgut, Bektaşi Alevi Şairleri ve Nefesleri, Istanbul Maarif Yayınları, İstanbul 1990, s.13.
-KORKMAZ Esat, Ansiklopedik Alevilik Bektaşilik Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1994, s.171.
-A.g.e., s.316-317.
-KÖPRÜLÜ M. Fuat, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara 1984, s.350.
-NOYAN Bedri, Bektaşilik Alevilik Nedir?, Ankara 1987, s.44.
-OCAK Ahmet Yaşar, “Hacı Bektaş-ı Veli”, İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ocak 1996, s.455.
-OCAK Ahmet Yaşar, DİBİA, “Bektaşi Musikisi Mad.”, C.5, s.372.
-ÖZCAN Hüseyin, “Bektaşiliğin Sosyo-Kültürel Çevresi”, Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi, S:22 (2002), s.6-7.
-A.g.e., s.7-8.
-ÖZDEMİR Şevket vd. “Yunus Emre, Nasreddin Hoca, Hacı Bektaş Veli Düşüncesinde Hoşgörü”, Bilimsel ve Kültürel Araştırmalar Vakfı Yayınları, Ocak 1995.
-ÖZMEN İsmail, Alevî-Bektâşî Şiirleri Antolojisi, Ankara 1995, C.2, s.107.
-REFİK Ahmet, Rafizîlik ve Bektâşîlik, İstanbul 1932, s.7.
-TATCI Mustafa, Yunus Emre Divanı, Akçağ Yayınları, Ankara 1991, s.89.
-A.g.e., s.181.
-TEMİZKAN Mehmet, “Bektaşi Edebiyatının Birinci Dönemi ve Bu Dönemdeki Hakim Temaları Üzerine Bir İnceleme”, (Ed. Gürer Gülsevin), Prof Dr. Fikret Türkmen Armağanı, Kanyılmaz Matbaası, İzmir 2005, s.687.
-TEMREN Belkıs, Bektaşiliğin Eğitsel ve Kültürel Boyutu, Ankara 1995, s.110.
-ULUDAĞ Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1995, s.18-19.
-ULUSOY A. Celaleddin, Hünkar Hacı Bektaş Veli ve Alevi-Bektaşi Yolu, Hacıbektaş 1986, s.67-77.
-ÜÇÜNCÜ Kemal, “Bektaşilik”, Türkler Ortaçağ, C.7, s.477-483. 28

  • Vikipedi, https://tr.wikipedia.org (ET:17.01.2017).
    -YAMAN Mehmet vd. “Yunus Emre, Nasreddin Hoca, Hacı Bektaş Veli Düşüncesinde Hoşgörü”, Bilimsel ve Kültürel Araştırmalar Vakfı Yayınları, Ocak 1995.
    -YILDIRIM Dursun, Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Ankara 1999, s.37-38.
    -ZELYUT Rıza, Halk Şiirinde Gerçekçilik, İstanbul 1992, s.67-69.

    İÇİNDEKİLER

Hayatı ve Kişiliği……………………………………………………………………………3
Hakkında Yazılmış Eserler………………………………………………………………….3
Edebî Kişiliği ve Düşünce Yapısı……………………………………………………………4
Bektâşîlik Tarikatı, Hacı Bektâş Velî’nin Cemiyeti ve Kendisine İntisap Edenler…………7
İnanç İlkeleri…………………………………………………………………………………13
Törenler………………………………………………………………………………………14
Tarikattaki Görevler…………………………………………………………………………14
Derece ve Makamlar…………………………………………………………………………14
Bektâşî Musikisi……………………………………………………………………………..15
Alevî-Bektâşî Tarikatında Âdâb ve Erkân………………………………………………….17
Muhabbet ve Önemi…………………………………………………………………………19
Müridler ve Diğer Destekçiler Tarafından Yazılmış Eserlerde Alevîlik-Bektâşîlik Bahsi ve İncelemesi……………………………………………………………………………………19
Hacı Bektaş Veli ve Hoşgörüsü Üzerine Şiirlerden Örnekler………………………………24
Sonuç………………………………………………………………………………………..26
Kaynakça……………………………………………………………………………………27

Schreibe einen Kommentar

Deine E-Mail-Adresse wird nicht veröffentlicht. Erforderliche Felder sind mit * markiert.

Check Also

ALİ’ YE BAĞLI

Bizim erkanımız, bizim yolumuzAllah bir Muhammet, Ali’ye bağlıSer çeşmeden sunulmuştur dol…