Alevilik, İslamdır.
‘Hakk-Muhammed-Ali’
yolunun ‘Kırklar Meclisi’nde
olgunlaştığı ve Oniki
İmamlarla devam eden;
İmam Cafer-i Sadık’ın akıl ölçüsünü rehber olarak
alan, Horasan erenlerinin
himmetleriyle Anadolu’ya
gelen Hazret-i Pîr’le ve ulu
ozanlarımızın nefesleriyle
hayat bulan inancın adıdır.
Alevilik inancı, hayatın
amacını insanın ham
ervahlıktan çıkarak insan-ı
kâmil olup özüne dönmek
olarak tanımlar. Bunun
için de; ‘Mürşid’, ‘Pîr’ ve
‘Rehber’ huzurunda ikrar
verilerek ‘Dört Kapı Kırk
Makam’ aşamasından
geçilir. İnancımızın
uygulandığı mekân cemevidir.
23
Nisan Uluslararası Çocuk şenliği kapsamında 25-26 Nisan tarihleri arasında
Berlin Alexander Platz’da bulununan Rotes Rathaus önünde yapılan çocuk
şenliğinde bayram coskusu yaşandı. Şenliğin ilk gününden itibaren insanlar
meydanlara sığmadı.
Yapılan
etkinlikler sadece çocuklara değil yetişkinlere de bayram, festival ve eğlence
sevinci yaşattı.
Ali Remzi Akkoç/Murat Çelikten, Bingen
Almanya'nın Bad Kreuznach şehrinde yeni bir Alevi İslam Derneği kuruldu. Derneği halka tanıtmak amacıyla Bingen şehri Kempten semtinde bulunan spor salonunda bir etkinlik düzenlendi. Etkinliğe Almanya Alevi İslam Dernekleri Genel Başkanı ve Cem Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Alişan Hızlı, aynı derneğin 2. Genel Başkanı Hakkı Çıplak ile Bad Kreuznach, Bingen ve çevresinde yaşayan alevi vatandaşları katıldı.
Açılış konuşmasını yapan Dernek Başkanı Hamdullah Erbektaş, Planig'daki Cem Alevi Cemaati'nden 7 Mart'ta çeşitli nedenlerden dolayı ayrılarak zaruret üzerine bu yeni oluşumda dernekleştiklerini belirtti. Peygamber efendimizin (s.a.v.) veda hutbesinde söylediği 'ben size iki şey bırakıyorum, biri Kuran-ı Kerim diğeri Ehli Beytim. Kim bunlara tutunursa kurtuluşa erer' sözünü dile getiren Erbektaş, Ehli Beyt öğretileri üzerine vurgu yaptı.
Hacıbektaş İlçesi, Hacı Bektaş Veli ve Alevilik-Bektaşilik kavramları ile özdeşleşmiş bir beldedir. Hacıbektaş İlçesi’nin ismi Hacı Bektaş Veli’den gelmektedir. Bu beldenin Aleviler-Bektaşiler açısından önemi ise, Hacı Bektaş Veli’nin burada yaşamış olmasından, bu belde de Hakk’a yürüyüp türbesinin de bu belde de olmasından kaynaklanmaktadır.
Hacıbektaş İlçesi, Hacı Bektaş Veli ve Alevilik-Bektaşilik bu ilçede iç içe girmiş birbiri ile örtüşmüştür. Hacı Bektaş Veli; Alevi-Bektaşi inancının büyükleri arasındadır. O’nun yaşadığı belde, yaşadığı dergah ve türbesi o ilçeye adeta kutsal mekan özelliği vermiştir.
İslamiyet’in aslına en yakın orijinal yorumu olarak kabul edilen Alevi-Bektaşi inancının dinsel büyüklerinden söz etmek gerekirse; Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatma, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, 12 İmamlar sayıldıktan sonra sıra Ahmet Yesevi, Lokman Parende ve Hacıbektaş Veli’ye gelir.
Hacı Bektaş Veli; eski adı Sulucakarahöyük yeni adı Hacıbektaş olan belde de Hakk’a yürümüştür. (Vefat etmiştir.) Bu olay şöyle anlatılır :
Siz de Kuran Kursu açacaksanız;
Siz de çarşafa “evet” diyecekseniz;
Ve en iğrenç olanı: etik olmayanı siz de meşrulaştıracaksanız;
Sizin, AKP zihniyetinden ne farkınız var?
Ve size neden oy vereyim?
Demek dürüst değildiniz… Belki de hiçbir zaman olmadınız.
Laik ve demokrat da değildiniz. Kuzu postuna girip, “vatan, millet, Atatürk, laiklik, dürüstlük” diyerek yıllarca gizlendiniz. En çok da bizleri, Alevileri kandırdınız! Gerçekten rezalet!
Bunun adına “dolandırıcılık” denir! Veya “kalpazanlık!”
Vah oyuma, emeğime, yıllarıma…
CONSTANTİNE-SİLVANUS’U ÜÇ HAMLEDE PİR SULTAN’A ÇEVİRME TEKNİĞİ
Son yıllarda Türkiye’de Aleviliği her yere, her topluluğa ve her inanca bağlama furyası başladı. Birkaç yıldır Hititler ve Luviler revaçta. Hitit tezinin savunucusu Kemal Soyer. Erdoğan Çınar, Kemal Soyer’den daha yiğit çıktı, Alevileri bir anda Hititlerden önceki Luvilere bağladı. Ama bir gerçek var ki, Soyer’in ve Çınar’ın, “Kürt Aleviler Ermeni kökenlidir” diyen Türk Tarih Kurumunun eski başkanı Yusuf Halaçoğlu’nu sollamış olmaları.
Soyer ve Halaçoğlu’nu başka yazılara bırakarak bu yazıda Çınar’ın tezlerini ele alacağım. Pardon, tezleriyle birlikte çevirilerini de ele alacağım. Çınar’ın bilim ahlakı yönünden hangi derecede olduğunu okurlar takdir edecek.
Bana “Alevilerin Türkiye’deki sosyal şartlarını bir cümleyle özetle” deselerdi, şöyle söylerdim: yüzyıllardır baskı altında ömür tüketen sosyal bir grup! Ürkek; ülkesinin ve çocuklarının geleceğinden umutsuz; yönetenlere, kolluk güçlerine, yargıya hatta oy verdiği siyasal partiye dahi güvensiz ve güvencesiz bir yaşam süren milyonlarca insan!
Alevilerin ülkemizdeki şartları böyle… Nitekim bunu, yazı ekine ilave ettiğim akademik araştırmanın sonuçları da onaylıyor.
Peki, neden böyle?
Yaşam biçiminiz, inancınız ve kültürünüz baskı altına alınıp yok sayıldığında, fiziksel varlığınızın değeri de olmuyor. Sizin için vazgeçilmez olan geleneğinizi sürdürmenize imkân verilmeyince, karşınıza her ikisi de birbirinden kötü olan iki seçenek çıkıyor: ya asimilasyon baskılarına dayanamayıp “lanet olsun” çekerek teslim oluyorsunuz, ya da direniyor, bedel ödüyorsunuz.
Toros’larda, özellikle TAŞELİ yöresinde ormanların zirveye ulaştığı, sarp kayalıklarla kucaklaştığı bellerde bir ağıt öyküsü geçer. Bu öykü dillenir, dillenir, günümüze gelir, bütün görkemiyle; dağın görkemi, ıpıssız ormanın güzelliği, bu güzelliği özleştiren geyikler. Kınalı mı, kınalı, ala benekli, apak, mazlum, mazlum duran geyikler.
Toros’larda bir köy vardır; dağların eteğinde kurulmuş. Gelenekleri ile iç içe kaynaşmış. Bu köyde beşkardeş yaşar. Bu köy ava düşkündür. Bu beşkardeş de öyle. Av için yaratılmışlar sanki. Avsız yaşamak onlar için ezinç kaynağı. sevingesi, özgürlüğü, avda yeşeren, umutların görgelediği, avda gerçekleşen beşkardeş. Geyik avı onlar için büyük özlem. Özlemden öte tutku. Ama, geyik avı bu yörede bir tabu. Ölümden öte
Aleviliğin tarihi anlatıldı
Berlin Aleviler Birliği’nde düzenlenen panelde, Alevilerin 12 bin yıllık tarihi anlatıldı
Türkiye'den konuşmacı olarak gelen, Müzeler Eski Müdürü, Yüksek Mimar Kemal Soyer'in, "Alevilerin 12 bin yıllık tarihi" başlığı altında sunduğu konuşmayı yaklaşık 300 kişi dinledi. Panelde Aleviliğin tüm semavi dinlerden önce Anadolu’da, Hititlilerle birlikte ortaya çıktığı öne sürüldü.
Kendisiyle
daha önce de yüz yüze bir söyleşi gerçekleştirdiğim, dede-baba, Alevi-Bektaşi
arasında bir fark görmeden, önemli olanın bu felsefenin de temelinde olan, kamil
insana ulaşmak için çaba harcamak olduğunu, her zaman dile getiren, gönül
insanı, hizmet eri, örnek bir dede ve babamız, yani bir Alevi-Bektaşi inanç
önderi olan Hüseyin Dönmez’i, bu vesileyle bir kez daha saygıyla anıyor,
hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.
Bizi iri kirazları başında
sallanan kiraz ağaçları altında karşılayan Hüseyin Dönmez; bizler Aslan Baba
oğullarındanız, Şeyh İsmail Ocağı’ndanız, bizler Hacı Bektaş’a, Güvençlere
bağlıyız, çözemediğimiz sorunları onlar çözer, diyor. Bizde dedelik seçimle
olur, dedem zakirmiş, babam Mehmet Dönmez 40 yıl posta oturdu, yeni bir mürşit
seçimi eskisinin hastalanması veya ölmesiyle olur, mesela babam çok hastalanıp
ameliyat olmuştu, talipler toplandı kendi aralarında karar aldılar beni dede
seçtiler, ben istememiştim, zakir olmak istiyordum ama beni dede seçtiler. Dede
bizde en büyükler içinden seçilir. Burada kadınlar çok önemlidir, kişinin
hanımı kabul etmezse dede olunamaz. Bizde halk içinden seçilen dedeyi
mürşidimiz onaylar. Ben 20 yıldır dedelik yapıyorum. Genelde bizler her
Cumartesi toplanırız. Bizde 12 post, 12 hizmet, 12 erkan esastır. Mürşidim
Muhammed, Rehberim Ali’dir. Bizde musahiplik yok. Bana göre dedenin de babanın
da birbirinden farkı yoktur. Bizim köy 500 hane, 150 hanesi Alevidir. Benim 20
çift talibim var, diye görüşlerini özetliyor, dede.
Köyde bulunan Hakk Erenlerden Aslan Baba Türbesi yanına ise görülmeye
değer bir cemevi yapılmış. Aslan Baba Türbesi’nin ve civarındaki yapıların, çok
uzun yıllar önce yapıldığı taş işçiliğinden anlaşılıyor. Gerçi buralarla ilgili
detaylı bilgiyi veren değerli yazarımız Veli Asan’ın çalışmaları yerel yayın
organlarında çıkmış daha önce. Bir ışık içindeki cemevi ise gelip buyrun çalın
sazlarınızı, ey mihmanlar der gibi... (Hüseyin
Dönmez Dede (1940), 24 Haziran 2002, Isparta Merkez, Yakaören Köyü)
Hakkı Saygı, Bektaşi (Babai) babaları içinde ayrı bir yeri, ayrı bir rengi olan değerli bir insanımız.
Kendisine özel yarattığı düşünce dünyasında, kültürel ve felsefi derinliği barındıran bir yapısı da var.
Çok köklü Alevi ocaklarından Seyyid Sultan Süceattin Veli Ocağı / Dergahı’na bağlı olarak, bu ocağın bir rehberi olarak, babası olarak otuz yıldır posta oturup, cemler yürüten; aynı zamanda Alevi/Bektaşi inancıyla ilgili bilgileri bir araya getirip bir sentez yapma uğraşısında olan Hakkı Saygı’yla söyleşimin yararlı olacağını umarım.
Kendinizden, yaşamınızdan bize kısaca bahseder misiniz?
24 Şubat 1932 yılında Bulgaristan’ın, Silistre kasabasına bağlı Dulova yakınlarında ki, Kolobina Köyü’nde doğdum.
1935 yılında ailemle birlikte Türkiye’ye göç ettim.
1935-1951 yılları arasında Tekirdağ’a bağlı Hayrabolu’nun Duğcalı köyünde yaşadım.
1951 yılında ailemle birlikte İstanbul’a göç ettik. Köyümüzde okul çok geç açıldığı için, okuyamadım. Ancak, İstanbul’a geldiğimde, okul dışından imtihana girerek ilkokul diploması aldım.
Askerlikten sonra, özel bir kursu bitirerek, uluslararası telsizci olarak önce Yeşilköy Meteoroloji memurluğuna, daha sonra da Devlet Hava Meydanlarına telsizci olarak girdim. Daha sonra bir yıl içinde ortaokulu, iki yılda da liseyi bitirerek üniversiteye girdim. Edebiyat okumayı arzu etmeme rağmen Ticari İlimleri seçtim. Memuriyetimin 4 yılı İzmir’de, 7 yılı Trabzon’da geçti. 1968’den 1979’a kadar hava trafik kontrolörü olarak Yeşilköy Hava Limanı’nda görev yaptım.
Aşağıdaki bilgilere dayanarak, iki yüz kırk beş yıl öncesine kadar Şüceaddin Veli Dergâhı’nın başında bulunan post-nişinler ve bugün dergâhın başında bulunan Nevzat Demirtaş Dede.
Sultan Seyid Battal Tekkesi’nde Pir Mehmet Dede, onun Hakk’a yürümesinden sonra yerine oğlu Ali İlhâmi Dede geçiyor.
Sultan Şüceaddin Veli Tekkesi’nde Mehmet Şüceaddin Dede ve onun Hakk’a yürümesinden sonra yerine oğlu şair Ali Rıza Hadi Dede geçiyor. [1]
Sadrazam Yusuf Kâmil Paşa’nın zevcesi Zeynep Hanım, ikrar bent olmak için, yukarıda isimleri geçen Pir Mehmet Dede ile Mehmet Şüceaddin Dede’yi, İstanbul’a çağırmış ve dedeleri misafir olarak konağında aylarca alıkoymuştu.
Anadolu’nun en maruf iki post-nişini olan bu mümtaz şahsiyetleri görmek emeliyle, İstanbul’un hemen bütün Bektaşileri, güruh güruh ziyaretlerine gelmişler. Bu vesile ile Zeynep hanımın konağında müteaddit Bektaşi âyinleri açılmıştır.
Babailik deyince akla ilk olarak “Horasanlı Sücaeddin Ebül-Beka Baba İlyas” gelir. Bu zat Horasan’dan kalkarak Amasya’ya geldi. Güzel konuşur, bir çok ilimlere sahip yüksek bir âlimdi. Batıniliği de iyice incelemiş ve Aleviliği kabul etmişti.
Danişmendliler zamanında müridlerine yaptığı irşadlarla şöhret kazanan Horasan’lı Baba İlyas, İbrahim Bey oğlu “Yağ Basan Bey” in dikkat nazarını çekerek onu Kayseri’ye kadı tayin etti. O sırada Anadolu Selçuklu sultanı bulunan “İzzettin Keykavus”, vefat etmiş, yerine Birinci Alâeddin Keykubad hükümdar olmuştu. Alaüddinddin Keykubat, İlmiyle şöhret yapmış olan Alevilerin en ileri gelenlerinden Baba İlyas’ı, Kayseri kadılığından alarak Mesudiye Dergahı’nın başına getirdi.
Mesudiye Dergâhı’nı, Harzemli Taceddin- Ebul-Vefa’nın halifelerinden Sultan Birinci Mesud yaptırmış, ve bu tekke zamanla Alavilerin merkezi durumuna gelmişti. Bu Dergâh’a şeyh olarak atanan Horasanlı Baba İlyas, Babailik tarikatını kurdu. Bu tarikat, Türk Şamanlığından ilham almış bulunan bir Alevi inanç yoluydu. Tamamen tasavvufa dayanan bu yol, kısa bir zaman içinde Türkmenler arasında yayılarak pek çok taraftar topladı.
Bu çalışmada birinci olarak, Pir’in talibi ve yaşadığı bölgenin bir insanı sıfatıyla, Osmanlı’nın yüzkarası uygulamalarının ve Anadolu kırımlarının bir sonucu olan Pir Sultan Abdal’ın yaşadığı trajedinin bilinmeyen boyutlarını ortaya koymayı, yaşamı üzerideki sis perdesini biraz daha aralamayı amaç edindim: Yüzlerce yazı, kitap, makale, tez inceledim. 1920’li kuşağın son temsilcileri ve dönemlerinin tanığı olan büyüklerimin anlatımlarını; ebeveynlerinin onlara aktardığı anıları dikkatle dinledim ve “ipucu” olduğunu düşündüğüm bilgi ve bulguları, geleceğe devretmek üzere derledim.“Çalışmamın bütünlüğüne katkısı olur; araştırmacılara ipuçları verir” düşüncesiyle gücüm oranında Banaz’ın kültürel dokusunu da bu çalışmaya (kısmen) ilave etmek için çabaladım. Okuyucumu, Pir’i var eden 1500-1600’lerin Banaz coğrafyasına ve etkilenip yetiştiği kültür iklimine götürüp, yaşam serüveninin algılanmasına, elimden geldiğince yardımcı olmak istedim.
Bu amaçla özellikle yaşlı insanlar ve dedelerle söyleşiler yaptım. Bulgu ve gözlemlerimi, fotoğraf ve kamera kayıtlarını, konunun uzmanlarına götürerek, yorumlarını aldım. Tarihi gerçekleri, zaman unsurunu ve özellikle Pir Sultan Abdal’ın kaderini belirleyen olayların öznesi olarak ortaya çıkan Pir’in Musahibi Ali Baba, Kalender Şah, Şah İsmail, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman, İbrahim Paşa, Damat Rüstem Paşa ve Şahkulu’nun yaşamından dersler çıkarıp, dostlarım ve okuyucumla bölüşmek istedim.
Kızılbaşlığın devlet deneyimi olan Safevi Türkmen Devleti, 9 Eylül 1502 tarihinde Şah İsmail tarafından Anadolu ve Kafkasya’daki Türkmen aşiret ve boylarının desteği ile Tebriz’de kurulmuştur. Safevi Devleti, Türk / Türkmen Alevilerinin tarihteki biricik devletidir. Bu anlamda Aleviliği, Kızılbaşlık olarak ilk kez siyasal düzen haline getiren yani devletleştiren büyük kahraman, büyük Türkmen başbuğu, Türk tarihinin en yüce şahı Şah İsmail Hatai Hazretleridir. Bundan dolayıdır ki, onun adı Alevi toplumu arasında çok seçkin bir yere sahiptir. Dikkat çekici bir diğer nokta da Şah Hatai’nin devlet kurduğunda 15 yaşında olmasıdır. Şah İsmail, devleti ilan ettiğinde 12 imam adına hutbe okutmuş, bastırdığı paralara 12 imamların adını yazdırmıştır. İslam’a girmek için söylenen “ Kelime - i Şehadet “ in sonuna “ ve eşhedü enne Aliyyen veliyyullah “ ifadesini ilave etmiştir. Ebu bekir, Ömer, Osman, Muaviye ve Yezid gibi isimleri yasaklamıştır. Hazreti Muhammed ve onun ehlibeytine büyük bir sevgi ve saygı bağlarıyla bağlandığını tüm icraatlarında göstermiştir.
Türkiye’nin önde gelen halk ozanlarından birisiniz. Sevgili Mahzuni Şerif, bize yaşamınızdan bahsedebilir misiniz?
Ben bilindiği şekliyle 1960’lı yıllarda gündeme gelen bir halk ozanıyım. 1939’da Kahramanmaraş iline bağlı Afşin Kazası Berçenek Köyü’nde doğmuşum. Dedelerim Elbistan ovasına 18. yüzyılda Hatay’dan gelmişler. Hatay da, Tunceli Hozat’tan gelmiş bir Horasan köküdür.
1960’ta ordudan ayrıldıktan sonra, Türk halk şiirine ve halk sanatına gönül verdim. Özellikle Pir Sultan Abdal halk ozanlığı işlevimde öz misyonumu teşkil etmiştir. Onun halktan yana kavgası, ezilmişler için duyduğu ilgi, aynı kıvançta beni de sarmıştır.
1950’li yıllarda başladığım saza, cemlerde ve görgü ya da muhabbet anlarında edindiğim engin öğretileri de katarak halk ozanları safına girmiş oldum. Ve dediğim gibi tarihi halk ozanlığı misyonuna duyduğum bozulmaz saygı zaman zaman, çağımızda kendini gösteren halkçı ve demokratik kavgayı da
Rahmetli Âşık Veysel’in arkadaşlarıyla birlikte Akdeniz Bölgesi’ne yaptığı bir turne sırasında, kaldığı otelde parası çalınır.
Yakın tanıyanların anlattığına göre olay şöyle gelişir: rahmetli her konuda olduğu gibi para konusunda da temkinli ve oldukça tutumludur. Turnelerde özellikle de cüzdanını garantiye almayı hiç ihmal etmez. Her akşam yatmadan önce cüzdanını çıkarıp parasını sayar, tekrar ceketinin cebine koyar, sonra ceketini katlayıp yastığının altına alır ve öyle yatar.
Sadece bu mu? Hayır… Hem kendisinin hem de odayı paylaştığı turne arkadaşlarının emniyeti bakımından ilave önlemler de alır: oda kapısını kendisi kapatır, içeriden kilitler, anahtarı da cebine koyar. Tarsus’ta parasının çalındığı gün, otelde yine bütün
Dağ gibi, karayağız birer delikanlıydık. Babamız, sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.
Arabalar
şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mumun ışığında
bitirdik kitaplarımızı. Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun
yüreğini yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya. Ecelsiz
öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık.
Vurulduk ey halkım, unutma bizi...
Yoksulluğun
bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde
sabahladık kaç kez. İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren
birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk,
avukattık. Yazlık kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu. Yüreğimiz,
işçiyle birlikte attı. Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek
gibi verdik topluma. Bizleri yok etmek istediler hep. Öldürüldük ey
halkım, unutma bizi...
Fidan
gibi genç kızlardık. Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı
gözbebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki
yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik. Direndik
küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla. Tükürülesi
suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi, taptaze inançlarımızı fırlattık
boş birer eldiven gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar
erkekliklerinden. Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi...
Ölümcül
hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmiş doktor
kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acınmaksızın.
Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş
kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk.
Vicdan sustu. Hukuk sustu. İnsanlık sustu.
Yıl 1981...Yer Şırnak, Uludere!..Avdan dönen köylüler bir mağaraya giriyor.
Babat Aşiret Reisi Korucubaşı Hazım Babat’ın babası Ferhat Babat bir kitap buluyor bu mağarada. Kitap elden ele dolaşıyor. Derken dönemin Malatya Milletvekili Hakkı Şengüler’in eline geçiyor. Parşömene yazılmış. Hiçbir şey anlamayınca papazlar alıyor ele. Onlar da çözemiyor hangi dilde yazıldığını. Derken filolog Hamza Hocagil’e gidiyor kitap.
Hocagil Aramice dilini sular seller gibi biliyor. Yani Hz. İsa döneminde konuşulan dili! Kitap,Aramice yazılmış ve Süryabi alfebesi kullanılmış. Kitabın ilk sayfası şöyle başlıyor:
‘Ben Kıbrıslı Barnabius. Tespihe layık alemlerin rabbinden bir bütün olarak, Ruhu’l Kudüs’le Meşaha’ya vahyolunan tıpkı İsa’dan duyduğum gibi, sadakatle, 48 gök yılları sonunda, dördüncü nüsha olarak aynen yazıyorum!’
Tayyip Erdoğan hakkında bu köşede kaleme aldığımız yazılarda ısrarla 'Başbakan' yerine
'BOP Eşbaşkanı' sıfatını kullanmamıza, AKP'li olduğunu zannettiğimiz bazı okurlarımız fena bozuluyorlardı.
Gelen e-postaların içeriği genelde şöyleydi:
- "Tamam sevmeyebilirsin, beğenmeyebilirsin, ama o Türkiye'nin Başbakanı. Neden Başbakan sıfatını kullanmıyor da, hakaret eder gibi hep BOP Eş başkanı diyorsun. Bir Müslümanın, bir Müslümana böyle hitap etmesi doğru mu?"
Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF), ülkede yaşayan Türkiye kökenli Hristiyanlarla Hristiyan Demokrat Birlik Partisi (CDU) bünyesinde dostluk grubu kuruyor
Alevilerle Ermeni, Süryani ve Rumlar arasında kurulacak ''Hristiyan-Alevi Dostluk Grubu''na zemin oluşturmak amacıyla Köln kentinde resepsiyon verildi. Ermeni cemaatinin Köln'deki merkezinde düzenlenen resepsiyona AABF Genel Sekreteri Ali Ertan Toprak, Almanya Ermeniler Merkez Konseyi üyesi Ohannes Altunkaya, Almanya Süryaniler Federasyonu'ndan Alex Demirci, CDU Kuzey Ren Vestfalya (KRV) eyalet meclisi üyesi Thomas Sternberg ve ABD'nin Düsseldorf Başkonsolosu Matthew G. Boyse de katıldı.
Tekin Özdil, yeni yerine taşınan Alevi Kültür Derneği Ordu Şubesi'nin açılışından önce gerçekleştirilen etkinlikte yaptığı konuşmada,
Kerbela'ların bitmediğine dikkat çekerek, "Dünyada Kerbela'ların çeşitli defalar yaşanıyor. Dünyanın neresinde olursa olsun insan canına hata insanın ötesinde herhangi bir canlıya saldırı ve tecavüz varsa hatta doğanın bir parçasına bir saldırı varsa orada Kerbela yaşanıyor demektir. Onun için bugün Gazze'de yaşananlar Kerbela'nın bir başka tezahürüdür." dedi.
Özdil, daha önce Hacı Bektaş Kültür ve Tanıtma Derneği adını kullandıklarını çünkü Türkiye'de Alevi adının
Geçtiğimiz hafta bir grup başörtülü, çarşaflı hanımın Deniz Baykal’ın da iştirak ettiği törenle CHP’ye üye kaydedilmesi, ifade ettiği mana bakımından hak ettiği oranda irdelenmedi.
Elbette üç-beş farklı sosyal kesimden insanın katılmasına bakıp hükme varmanın ve ‘CHP değişti’ demenin mümkün olmadığının farkındayım. Ama bu katılım İstanbul gibi Türkiye’nin barometresi/aynası olan bir kentte partinin il yönetimine hâkim zihniyetin işaretlerini taşıyorsa ve Genel Başkan Deniz Baykal tarafından reddedilmeyip aksine sahipleniliyorsa önemsemek gerektiğini düşünüyorum.
Şaşırdım mı? Evet! İnançlı bir kişi olduğunu bildiğim Deniz Baykal’ın şahsı değil, siyasi parti olarak CHP söz konusu olduğu için şaşırdım... Dün denecek kadar yakın zaman önce Hz. Muhammed hakkında nezaket dışı sözler kullandığı kamuoyuna yansıyan kişilerin yönetim mevkiindeki konumlarını korudukları bir parti söz konusu olduğu için şaşırdım.